çingeneler

  • sizofrengibi

    bir 'puşkin' kitabı.

  • jokerock

    (bkz: çingene)

  • burda

    kırmızıyı severler.

  • supernick

    yemeyi içmeyi severler.

  • dmnrzv

    (bkz: çingeneler zamanı)

  • feramis

    özellikle bulgarların 1989'da sınır dışı ettiği müslüman türklerin arasına çingeleri de çaktırmadan koymasıyla ülkemizde sayıları daha da artmıştır.trakya bölgesi en yoğun oldukları yerlerdir.

  • imam abdi hazretleri

    babadırlar.

  • fat-man

    sevilesi halk . derler ki tanrı insanı hamurdan yarattı ve fırına koydu . ilk denemede hamur yandı ve zenciler yaratılmış oldu .tanrı onları dünyaya yolladı ama tam olarak içine sinmedi ve bir deneme daha yaptı fakat bu sefer de hamur fazla açık renk oldu ve bu da beyaz ırktı . onları da dünyaya gönderdi ve bir deneme daha yaptı .bu sefer rengi tam tutturdu ve esmer bir halk olan çingeneleri yarattı .

  • capulcubeybi

    bildiğim kadarıyla anayasa'da onlara "çingene" demek yasaktır. yani bir nevi amerikada bulunan "zenci" gibi. ırkçılık belirttiğinden ötürü sanırsam. bu yüzden kendilerine "roman" denmesi uygun bulunmuştur.

  • dunyam

    farklı bir kültür, çeşitlilik, renklilik. çocukların korkulu rüyası. küçükken, annem beni çingenelerle korkuturdu yaramazlık yaptığımda. aksilik tam o sırada da çingene gelir, yardım yiyecek isterdi... 'annem de bana bakar, ağzıyla değilde gözleriyle konuşur verimde seni gör der gibi' bense suçlu, korkak, ürkek anneme bakardım 'bi daha yapmıyacam söz' derdim. o günlerden beridir çingenelerden korkar değilde çekinir oldum ya.!!
    bi keresinde parkta oturuyorum yanıma çingene bi kadın yanaştı.
    - uzat elini falına bakayım- dedi abi ben bii tırstım gözümle bi yandan kadına bakıyorum bi yanda da bankın kenarına dogru istem dışı kayıyom. tabi ki kadın benim korktuğumu anladı ne de olsa onlar insan sarrafı...
    -korkma ben adam yemem, dişime dokunur- dedi. espiriye bak yaa.!!!
    bunun üzerine ikimizde güldük . o güldü, ben kısacık tebessüm ettim.
    -at bi 5' lik falcacına bakam-
    *yok ben fala inanmam.*
    -at, at, attt hade bakam.
    kadını başımdan savmak için bende yalana baş vurdum ama nafile....
    * yanımda para yoook *
    -hadi, hadi, dadiii,hadiiiiii ( hadiiiyi öyle bi söylüyo ki )
    *yok, yoook dedim sen anlamıyon mu.!!!.?*
    elimi çekip aldı. ben elimi çekiyom, kadın çekiyo...böyle epey bi çekiştik...sonun da elimi zar zor kurtardım.
    -iki buçuk ver hadi .-
    *ya kadın sen anlamıyon mu? param yook.!!*
    -hadi gül hatrın için.*
    ya delircem.!!! ben istemem dedikçe kadın ısrar ediyo, laftan, maftan anlamıyo..
    birden ayağa kalktım, hızlıca ordan arkama bile bakmadan uzaklaştım. nerde falcı kadın görsem yolumu değiştiririm.

  • hegesias

    aslında hindistan'dan gelen ama mısırdan geldikleri düşünüldüğü için gypsy (egypt'den gelme) adını alan bir halk.

  • itoolit

    gerek üzerlerindeki mimden, gerek de rahatlıklarından dolayı asalak yaşayan insanlardır. doğrusu çok imrenirim kendilerine; sene 2011 olmuş, uzay çağındayız ama hala göçebe bir hayat sürdürebilmektedirler istanbul'un ortasında.

  • mor

    serbest çağrışım:

    (bkz: çingeneler zamanı)

  • pechete

    kökenlerini veya tarihlerini bilmem ama birebir muhattap olmayan çoğu kişiden 'niye lan renkli hayatları çalgılı çengili zararları olmaz' gibi tepkiler almama neden olan insanlardır.efendim aslında bi yere kadar doğru kendi hallerindeler ama olur ya işiniz düşer ya mahallelerinden geçersiniz yada mal almak zorunda kalırsınız o zaman işiniz yaş demektir.5 liralık malı 10 liraya satarlar almazsan tehdit eder üstüne yürürler belki de döverler.
    mahallelerinden geçerken kesinlikle onlara saygı duymanız gerekir aksi takdirde ya hiç olmadığı kadar hızlı koşmalı veya tam tedarikli rambo olmalısınız.kafayı yerden kaldırmadıkça laf atana göz ucuyla bile bakmadıkça ve oyalanmadan oradan çıkarsanız kurtulma şansınız artar.kurtulma dediysek linç etmezler belki ama sağlam tartaklayıp kendi hudutları dışına atarlar.bunu neden mi yaparlar bilemiyorum onlara sormak lazım.çocukluğumda çok maruz kalmışlığım vardır bu olaylara zira anneannemlerin evi onların mahallelerinden sadece 20 dakikalık yürüme mesafesi uzaklığındaydı ve çocukluğumun korkulu rüyasıdır onlar.evi basıp beni kaçırıp dilendirirler diye korkardım.sebebi ise dışarı çıkmamı engellemeye çalışan ailemdir.
    lan belki de bu yüzden onlara karşı önyargılıyımdır,çocukluğumdan bilinç altıma işlemiş insanlardır.*
    kızları da öyle güzel değil amk zaten güzel olsalar bu şeyleri söylemem direk kızlarını överim.

  • sikistay

    puşkin'in manzum şiiri. dramatik yazarlık öğrencilerinin ve de oyunyazarlarının düzgün biçimde sahneye uyarlamalarının zamanının geldiği ve çoktan geçmekte olduğu...
    çingeneler

    çingeneler gürültülü yığınlarıyla
    besarabya kırlarında göç ediyorlar.
    bugün bir su yamacında obalarıyla
    onlar harap çergelerde geceliyorlar.
    özgürlük gibi, konakları sevinç dolu
    ve barışçıl uykuları gökler altında;
    yarım asılı kilimlerle örtülü
    arabaların tekerleri arasında
    yanıyor ateş. bir aile ocağın yanında
    akşam aşını pişiriyor. yüzünde çayırın
    otlanıyor atlar. çergenin ardında
    açıkta yatıyor evcil bir ayı.
    her şey dipdiri bağrında bozkırın:
    sabahleyin kısa yolculuğuna hazır
    çingene yuvalarının barışçıl tasası,
    kadınların şarkıları, çocuk bağırışları,
    ve yürüyüş örsünün çınıltısı.
    ama sonra üzerine göçebe kampının
    iniyor uykulu bir sessizlik,
    sadece duyuluyor ıssızlığında kırların
    köpek havlaması ve at kişnemesi.
    her yanda alazlar sönmüş,
    her şey dingin, ay parıldıyor
    bir başına yücelerinden gökyüzünün
    ve sessiz obayı aydınlatıyor.


    yaşlı bir adam çergesinde uyumuyor;
    son ısısıyla ateşin ılınmış,
    karşısında korların oturuyor o,
    ve gecenin buğusuyla puslanmış
    bozkırın derinlerine doğru bakıyor.
    yaşlı adamın körpe kızı
    issız kırlarda gezintiye çıkmış,
    kız gönlünce çapkınlığa alışmış,
    döner, ama artık gece,
    ve artık ay terkeder birazdan
    uzak göklerin bulutlarını, -
    zemfira hala yok; ve soğuyor bir yandan
    yavan yemeği ihtiyarın.

    ve işte geliyor. kırda peşinden
    yetişmeye çalışıyor bir delikanlı;
    genç adam tanıdık görünmüyor çingeneye.
    "babacık," - diyor, açıklıyor genç kız, -
    "konuk getiriyorum; onu tepenin
    ötesinde tenhada buldum
    ve bu gece obamıza çağırdım.
    çingene olmayı diliyor bizim gibi;
    ardından yasalar kovalıyormuş,
    ama arkadaş olacağım ona ben,
    adı aleko, nereye olursa olsun
    yanımda yürümeye amade."


    yaşlı adam

    memnun oldum. sabaha dek bizim
    gölgeliği altında kal çergemizin
    yahut bulun bizde daha uzun zaman,
    nasıl dilersen. ben hazırım
    bölüşmeye ekmeğimizi ve barınağımızı.
    bizim ol - alış bizim yazgımıza,
    gezgin yoksulluğumuza ve özgürlüğümüze -
    aynı arabada yola çıkarız
    yarın sabahleyin şafak sökerken;
    istediğin zanaatı eyle:
    ister demir döv ya da şarkı söyle
    ve ayı ile köyleri dolaş istersen.

    aleko

    kalıyorum.

    zemfira

    benim olacak o:
    benden onu kim koparabilir?
    ama gece oldu... yeni ay
    ağdı; karanlığı örtündü kırlar,
    ve uyku bürüyor şimdi gözlerimi...

    işıdı. geziniyor yaşlı adam
    sessiz çergenin dolayında usul.
    "kalk, zemfira: güneş doğmada,
    uyan, konuğum! vakit oldu!..
    bırakın keyif uykusunu çocuklar!.."
    ve gürültüsü halkın çevreyi sardı;
    çergeler toplandı; arabalar
    yolculuğa başlamaya hazır.
    her şey birlikte kımıldadı - işte deviniyor
    kalabalık yalpalayıp ovanın düzünde.
    merkepler asma selelerle üstünde
    oynayan çocuklar götürüyor;
    kocalar ve kardeşler, kızlar ve karılar,
    yaşlısı ve genci iz ize yürüyor;
    çığlık, patırtı, çingene nakaratları,
    ayının homurtusu, onu bağladıkları
    zincirlerin dayanılmaz şakırtısı,
    pılıpırtıların parıldayan alacalığı,
    yaşlıların ve çocukların çıplaklığı,
    gayda çağıltısı, teker gıcırtısı,
    köpeklerin havlayışı ve uluyuşu,
    her şey kıt, yabanıl, her şey ahenksiz,
    ama her şey öyle dirice keyifsiz,
    bizim ölgün gönençlerimizden öyle yoksun
    ve bu amaçsız yaşama öyle yabancı ki,
    tıpkı kölelerin biteviye ezgileri gibi!
    ...............................
    delikanlı umutsuzca seyrediyordu
    ovada terkedilen yerleri
    ve kaderinin gizli nedenlerini
    yorumlamaya cesaret edemiyordu.
    siyah gözlü zemfira onun yanı sıra,
    şimdi o, dünyanın özgür bir yaşayanı,
    ve neşe içinde baş ucunda güneş
    işıldıyor görkemiyle gün ortasının;
    ya nedir delikanlının yüreğini sarsan?
    nasıl bir tasayla bitkin düşmüş?

    tanrı'nın küçük kuşu bilmiyor
    ne emek, ne bir tasa;
    çırpınışlar içinde kurmuyor o
    uzun ömürlü bir yuva;
    uzun gecelerde dalga uyuyor;
    kırmızı güneş yükseliyor,
    kuş tanrı sesine kulak veriyor,
    coşuyor ve şarkı söylüyor.
    doğanın güzel çağı baharın peşinden
    yürüyüp geçiyor yakıcı yaz -
    ve ıslak günleri sisler içinde
    getiriyor geç kalan güz:
    sıkıntı insanlara, insanlara tasa;
    küçük kuş ötesinde mavi denizin
    uzak ülkelere, sıcak diyarlara
    uçuyor yeniden bahara değin.

    tasasız kuşcağıza benzeyen
    o, göçebe sürgün de,
    güvenilir bir yuva tanımamıştı
    ve hiçbir şeye bağlanmamıştı
    her yerden bir yolu geçerdi,
    her konakta bir gölgelik örter üstünü;
    sabahları uyanırken, gününü
    tanrı iradesine teslim ederdi
    ve yaşamın kendine özgü derdi
    çalkayamıyordu yüreğinin ölgünlüğünü.
    kimi zaman büyülü şanın
    uzak yıldızı onu çelerdi;
    birdenbire gönlüne bazen
    doğuyordu refah ve eğlenceler;
    kimsesiz başının ufkunda
    çok zaman gök gürlediği oluyordu;
    ama o, kaygısızca boralarda
    ya da yıldızlar altında uyuyordu.
    ve yaşıyordu, dinlemeden buyruklarını
    hileci ve kör yazgının;
    ama tanrım! nasıl da tutkular oynadı
    yumuşak başlı ruhuyla onun!
    nasıl bir dalgayla kaynıyordu
    onun acılarla bitkin göğsü!
    çoktan mı, ne kadar yatışmış durur?
    taşarlar ama onlar: görürsünüz!
    ...............................
    zemfira

    anlat, cancağızım, bana: acınmıyor musun
    sonsuzca vazgeçtiğin her şey uğruna?

    aleko

    nedir, vazgeçtiğim sonsuzca?

    zemfira

    yani, anlıyorsun:
    kentler, insanları atayurdunun.

    aleko

    acınmak niye? sen hiç bildin mi,
    gün oldu sen hiç düşledin mi
    bunaltıcı kentlerin boyunduruğunu!
    orada surların yığını içinde insanlar,
    sabahın tazeliğini soluyamıyorlar,
    duyamıyorlar çimenlerin bahar kokusunu,
    düşünceyi kovalıyor, utanç duyuyorlar sevgiden,
    alıp satıyorlar kendi özgürlüklerini,
    putların boyun büküyorlar önünde
    ve para diliyorlar zincirlerle bir.
    nedir vazgeçtiğim? heyecanı aldatışların,
    peşin kanıların kör yargısı,
    kovalayışı çıldırmış yığınların
    ya da muhteşem bir yüzkarası.
    zemfira

    ama orada saraylar nasıl görkemli,
    orada rengarenk halılar,
    orada oyunlar, ışıltılı şölenler var,
    kızların giyimi orada ne kadar zengin!..

    aleko

    işıltılı eğlenceleri uzak dursun!
    sevgi olmayan yerde, olmaz neşe de.
    kızlarsa... sen onlardan çok daha hoşsun
    gösterişli giysilerden yoksun,
    inciler, gerdanlıklar yokken göğsünde!
    değişme sen, benim canım, sevecenim!
    bense... yaşamda aşkı ve özgürlüğü
    seninle paylaşmak biricik dileğim.
    paylaşmak bu gönüllü sürgünlüğü!

    yaşlı adam

    bizi seviyorsun, yetiştinse de
    varlıklı bir halkın arasında.
    özgürlük her zaman tatlı gelmez ama
    bitip büyüyenlere gönenç içinde.
    bizde bir söylence var:
    çar bir zamanlar sürgün etmişti
    aramıza güneyli bir ihtiyarı.
    (eskiden biliyordum, unuttum şimdi
    onun bilmecemsi tuhaf lakabını.)
    geçkin yaşlarında bulunuyordu artık,
    ama iyicil ruhuyla genç ve diriydi -
    harikulade şarkı yeteneği vardı,
    suların çağıltısına sesi benzerdi -
    ve herkes pek sevmişti onu,
    yaşıyordu tuna'nın kıyılarında,
    kimselerin incitmeden gönlünü,
    insanları büyüleyerek şarkılarıyla;
    dupduruydu niyetlerinden yana,
    çocuklar gibi zayıf ve sıkılgandı;
    yedi kat yabancı insanlar ona
    av avlıyor ve balık tutuyorlardı;
    buzlandığı zaman coşkun nehir
    ve savrulduğu zaman kış kasırgaları,
    yumuşak postlarla bedenini
    kaplıyorlardı kutsal ihtiyarın;
    ama yaşamda üzünçlerine yoksunluğun
    alışmayı başaramıyordu hiçbir zaman;
    yurtsuzlanmıştı, kupkuru ve solgun,
    diyordu ki, tanrısal gazap
    onun cezalandırmış işlediği suçu...
    bekliyordu yetişmesini bir kurtuluşun.
    ve kutsuz, daima özlem çekiyordu,
    dolaşırken tuna'nın kıyılarında,
    acı acı gözyaşları döküyordu,
    uzaklardaki kentini anımsamayla,
    ve tutsu söyledi, ölümünden sonra
    güneye götürsünler diye
    yurt özlemi çeken kemiklerini,
    o yabancı toprağın ölümle de
    huzura ermeyen konuklarını!
    aleko

    işte bu, yazgısı senin oğullarının,
    ey roma, ey çınlayan küre!... (*)
    sevginin şarkıcısı, şarkıcısı tanrıların,
    söyle sen bana, nedir şan?
    sin uğultusu, övgü sadası mı,
    isli bir gölgeliğin altında yoksa
    yabanıl bir çingenenin anlatısı mı?
    ...............................


    iki yaz geçti. öyle dolaşıyorlar
    yine çingeneler barışçıl topluluğuyla;
    dirlikle ve konukseverlikle karşılaşıyorlar.
    onlar eskisi gibi yine her yanda.
    itmiş bukağılarını aydınlanmanın,
    aleko özgür tıpkı onlar gibi;
    kaygısızca ve hayıflanmasız
    yürütüyor göçebe günlerini.
    hep aynı aleko o ve aynı aile;
    geçmiş yıllarını anmaksızın bile,
    benimsedi çingene törelerini.
    seviyor gölgeliğini konaklarının,
    ve sonsuz avarelik tutkularını,
    ve yoksul, çınıltılı dillerini.
    öz mağarasından kaçkın bir ayı
    tüylü konuğu onun çergesinde,
    kasabalarda, kırsal yol boyu
    bir moldava avlusunun önünde
    temkinli bir kalabalığın karşısında
    hem külfetle dansediyor, hem böğürüyor,
    hem de usanç veren zincirini kemiriyor;
    yaşlı adam dayanıp yolculuk sopasına
    tembel tembel tef çalıyor,
    aleko bir şarkıyla ayıyı taşıyor,
    zemfira halk arasında dolaşıyor
    ve onların gönülden haracını alıyor.
    gece indiği zaman hep üçü bir
    pişiriyorlar derilmemiş darılarını;
    ihtiyar uyuyunca - yolunda her şey...
    çergenin altı sessiz ve karanlık.
    ...............................
    bahar güneşinin altında ihtiyar
    isıtıyor soğumaya duran kanını;
    salıncakta bir aşkı şarkılıyor kızı.
    aleko dinliyor ve rengi sararıyor.

    zemfira

    yaşlı koca, hırçın koca
    ister kes, yak ister,
    sapmam; korkmuyorum
    ne bıçaktan, ne ateşten.

    nefret ediyorum senden,
    çekinmiyorum senden:
    ben başkasını seviyorum,
    ölüyorum onun sevgisinden.

    aleko

    sus. usandım şarkıdan,
    yabanıl şarkıları sevmiyorum.

    zemfira

    sevmiyorsun? bana ne bundan!
    ben şarkımı kendim için söylüyorum.


    ister kes, yak ister;
    hiçbir şey söylemem;
    yaşlı koca, hırçın koca,
    onu bilemezsin sen.

    bahardan diri o,
    yaz gününden ateşli;
    nasıl genç ve cesur!
    nasıl seviyor beni!

    onu nasıl sardım
    issızlığında gecenin!
    nasıl güldük o zaman
    ak saçlarına senin!

    aleko

    sus, zemfira! usandım iyice...

    zemfira

    öyleyse, şarkımı anladın mı?

    aleko

    zemfira!

    zemfira

    özgürsün kızmakta istediğince,
    sana dair söylüyorum ben şarkımı.

    uzaklaşıyor ve şarkı söylüyor: yaşlı koca vb.
    yaşlı adam

    evet, anımsıyorum, anımsıyorum, bu şarkı
    yakılmıştı ta bizim çağlarımızda.
    bu dünyanın neşesinde nicedir artık
    böyle söylene gelmede insanlar arasında.
    kagul bozkırlarında göçtüğümüz sıra,
    kış gecelerinde bazen olurdu,
    kızını sallarken ateşin karşısında
    benim mariula söylerdi bunu.
    usumda benim geçmiş yıllar
    saatten saate daha belirsizlenmede;
    ama bu şarkı işlemiş bir yarayla
    belleğimde benim en derinlere.
    ...............................


    her şey sessiz; gece. ay ışığıyla süslü
    güneyin açık-mavi ufukları.
    zemfira uyandırdı ihtiyarı:
    "ah, babam! aleko bu gece ürkütücü.
    dinle, arasında ağır uykusunun
    inleyişlerini ve hıçkırıklarını onun."

    yaşlı adam

    dokunma. koru suskunluğunu.
    bir rus söylencesi duymuştum:
    şimdi, bu yarı gece zamanında
    uykuda daraltırmış insanın soluğunu
    ev perileri; tan ağarmadan önce
    giderlermiş. sen otur benim yanımda.

    zemfira

    baba! zemfira! diye mırıldanıyor.

    yaşlı adam

    gönlünde onun dünyalara değersin sen;
    o, uykusunda bile seni arıyor.
    zemfira

    geçti, soğudum sevgisinden,
    sıkıldım; yüreğim özgürlük diliyor -
    artık ben... ama sus! duyuyor musun sesini?
    başka bir adı ünlüyor...

    yaşlı adam

    kimin adını?

    zemfira

    duyuyor musun? kısık inleyişini
    ve diş gıcırtısını kızgın!.. bu fena!..
    onu uyandıracağım...

    yaşlı adam

    boşuna,
    gece perisini kovma -
    o kendisi gider...

    zemfira

    yatakta döndü,
    doğruldu, sesleniyor bana... uyandı -
    ona gidiyorum - hoşçakal, uyu.
    aleko

    neredeydin?

    zemfira

    babamla oturdum.
    seni bir peri bunaltıyordu;
    düşünde acılar yakıyordu
    ruhunu; beni korkuttun:
    dişlerini gıcırdatıyordun uykuda
    ve beni çağırıyordun.

    aleko

    sen, düşüme girdin,
    gördüm, aramızda bizim güya...
    ürkünç düşler gördüm!

    zemfira

    inanma aldatıcı düş görmelere.

    aleko

    ah, inanmıyorum gerçekliğine hiçbir şeyin:
    ne düşlere, ne tatlı ant vermelere,
    hatta inanmıyorum yüreğine senin.
    ...............................
    yaşlı adam

    niçin sen, genç divane,
    niçin ah ediyorsun her an?
    burada insanlar özgür, gökyüzü aydın,
    ve kadınlar ün salmış güzelliğiyle,
    ağlama: keder bitirir seni.

    aleko

    baba, o artık sevmiyor beni.

    yaşlı adam

    tasa etme, dostum; o daha bebek.
    değil bu kederin senin usa uygun:
    sen ıstıraplı ve çetin seviyorsun,
    kadın yüreğiyse - eğlenerek.
    bak: uzak gök kemerinin engininde
    özgür başına dolanıyor ay;
    bütün doğaya yolu üzerinde
    eşitçe pırıltısını döküyor o.
    her bulutu gözlüyor özenle,
    her birine gür aydınlık veriyor -
    işte bak, - geçti bir diğerine;
    onu da ama az süre ziyaret ediyor.
    kim gökte aya sınır gösterebilir,
    ona diyebilir dur, orası yerin!
    taze kızın gönlüne kim söyleyebilir,
    yalnızca birini sev, başkalaşma sen?
    tasa etme.
    aleko

    nasıl da seviyordu.
    nasıl, bana sevecen hayranlığıyla,
    kırların dingin ıssızlığında
    gece saatlerini geçiriyordu!
    çocuksu sevincine bürülü,
    candan cıvıltılı sesiyle
    ya da estiren öpüşüyle
    nasıl da benim gam yükümü
    bir anda dağıtmaya yetiyordu!..
    ve neylenir? zemfira sevgiden döndü!
    benim zemfiram artık soğudu!..

    yaşlı adam

    dinle: yaşadığım bir olayı diyeyim,
    ben öz öykümü sana nakledeyim.
    çok, çok zaman önce, tuna kıyısını
    tehdit etmemişken henüz tecim -
    (nasıl tazeleniyor, görüyorsun,
    aleko, yine benim eski acım.)
    bizler padişahtan korkardık o zamanlar;
    ve bucak'ı bir paşa yönetiyordu
    yüksek kulelerden akkerman'da.
    o yıllar pek gençtim; ruhum
    coşkuyla kaynıyordu o devirde;
    ve o sıralar henüz saçlarımda
    ak yoktu bir tel bile, -
    güzel genç kızların arasında
    biri vardı... nice zaman seyrettim,
    güneşle bakıştığımız gibi hayranlıkla,
    ve sonunda onu benim addettim...

    ah, gençliğim benim, nasıl hızla
    balkıdı bir düşlemde akan yıldızca!
    tükendiniz ama siz, aşkın çağları,
    daha da çabuk: bir yıl sevdi beni yalnızca,
    yalnızca bir yıl boyu sevdi mariula.

    bir ara kagul suları yöresinde
    yabancı bir obaya raslamıştık;
    çözmüşlerdi o çingeneler çergelerini
    bir dağ eteğinde yanında bizimkilerin,
    iki gece birlikte konaklamıştık.
    kalkıp gittiler bunlar üçüncü gece, -
    ve, küçücük kızını koyup geride,
    gitti, takılıp peşlerine benim mariula.
    ben tatlı uyuyordum; tan aydınlığıyla
    uyandım, baktım kadınım yok:
    ararım, seslenirim, imi bile kayıp.
    özleyip ağlıyordu zemfira,
    ağladım ben de, o zamandan beri
    dünyanın soğumuşum bütün kızlarına;
    asla aralarında benim gözlerim
    seçmedi kendime bir yaşam yoldaşı,
    ve yalnız ve boş yıllarımı
    artık kimselerle paylaşmadım.
    aleko

    peki, nasıl oldu sen koşmadın
    izinden hemen o uygunsuzun
    ve hem o yağmacıların, hem o soysuzun
    yüreğine hançeri saplamadın?

    yaşlı adam

    ne diye? gençlik kuşlardan daha özgür;
    zaptetmek aşkı kimin elinde?
    sevinç sırasıyla herkese devrolur;
    olmuş bulunan, artık olmaz yeniden.

    aleko

    değilim ben öyle. hayır, savaşmadan
    bağışlamam kimseye kendi haklarımı!
    bari öcümle olsun tat alırım.
    yo, hayır! uyurken düşman
    onu bulsam uçurumu başında denizin,
    yemin olsun, burada o iblisin
    bedenine tekmem aman tanımazdı;
    denizin dalgalarına, ürkü duymaksızın,
    o savunmasızı itiverirdim;
    ve ansızın uyanışının korkusunu
    öfkeli bir kahkahayla perçinlerdim,
    ve uzun süre düşüş uğultusu
    bana tat ve gülme verirdi.
    ...............................
    genç çingene

    bir daha... bir öpüş daha...

    zemfira

    vakittir. kocam kıskanç ve huysuz.

    çingene

    bir.. veda için.. ama doyasıya!

    zemfira

    hoşçakal, gelmeden o henüz.

    çingene

    söyle, ne zaman yeniden buluşacağız?

    zemfira

    ay battığı zaman, bu gece,
    tepenin ardında, üzerinde sinliğin...

    çingene

    atlatıyor! gelmeyecek!

    zemfira

    işte o! kaç!... geleceğim, sevgilim.
    ...............................
    aleko uyuyor. bulanık
    bir görüntü usunda kıpırdıyor;
    bir çığlıkla karanlıkta uyanıp
    kıskançlıkla kolunu uzatıyor;
    ama ürperen kolu onun
    dolanıyor soğuk örtülerde -
    kadını uzaklarda aleko'nun...
    sarsıntıyla doğruldu ve kulak veriyor...
    her şey sessiz - içini ürkü sarıyor,
    bedeninde ateşler ve buzlar koşuyor;
    kalkıyor, çergeden çıkıyor dışarı,
    korkunç o, dolaşıyor çevresini arabaların;
    her şey durgun; kırlar susuyor;
    karanlık; ay sislerin ötesine ağmış,
    belli belirsiz çıtlıyor oyuncu ışığı yıldızların,
    belli belirsiz çiyde seçilen ayak izleri
    ilerdeki tepelerin ardına uzanmış:
    sabırsızlık içinde ivedi yürüyor o,
    uğursuz izin çektiği yere doğru.

    yolun sonunda, arkada,
    ağarıyor belli belirsiz önünde sin...
    oraya doğru dermansızlanan ayakları
    sürünüyor, bir önseziyle bitkin,
    dizleri titriyor, titriyor dudakları,
    yürüyor.. ve birden.. düş mü bu yoksa?
    birdenbire görüyor yakında iki karaltıyı
    ve fısıltıları duyuyor tam yanıbaşında -
    üzerinde kirletilen sinliğin.
    1. ses

    yeter...

    2. ses

    kal biraz...

    1. ses

    yeter, sevgilim.

    2. ses

    hayır, hayır, kal, sabah edelim.

    1. ses

    geç oldu.

    2. ses

    ne kadar ürkekçe seviyorsun.
    bir dakika!

    1. ses

    sen mahvedersin beni.
    2. ses

    bir dakika!

    1. ses

    ya benim yokluğumda
    uyanırsa kocam?..

    aleko

    uyandım ben.
    nereye! öteye adım atmayın siz ikiniz;
    siz mezarın üstünde de rahat edersiniz.

    zemfira

    canım, sen kaç, kaç...

    aleko

    yerinde kal!
    nereye, güzel delikanlı?
    yıkıl!

    hançeri ona saplıyor.

    zemfira

    aleko!
    çingene

    ölüyorum...

    zemfira

    aleko, öldüreceksin onu!
    bak: bütün bulandın kana!
    oy, ne yaptın sen?

    aleko

    hiçbir şey.
    şimdi solu aşkıyla onun.

    zemfira

    hayır, tamam, korkmuyorum senden!
    tehditlerine senin aldırmıyorum,
    öldürmene senin lanet olsun...

    aleko

    peki, öl sen de!

    onu da hançerliyor.

    zemfira

    ölürüm sevgisinden...
    ...............................
    doğu, tan kızıllığıyla aydınlanmış,
    işıldıyordu. aleko tümseğin ötesinde,
    elinde hançeriyle, kana bulanmış,
    sin taşının duruyordu üzerinde.
    önünde ölü bedenler uzanıyordu;
    katilin müthişti çehresi.
    korkmuş çingeneler toplanıyordu
    çevresinde ürkülü kalabalığıyla.
    yanda bir mezar kazıyorlardı.
    yas dizisiyle yürüyordu kadınlar
    ve ölülerin gözlerini öpüyorlardı.
    yaşlı baba oturuyordu tek başına
    ve bakıyordu ölmüş olan kızına
    dilsiz bir kederin durgunluğuyla.
    kaldırdılar cesetleri, taşıdılar
    ve genç çifti yerin
    soğuk sinesine yatırdılar.
    aleko uzakta seyrediyordu
    her şeyi... ve örttüğünde ölülerin
    üzerini son avuç toprak
    o, suskun, usulca eğildi
    ve kayadan otlara devrildi.

    o zaman yaşlı adam yaklaşıp, dedi:
    "terket bizleri sen, mağrur kişi!
    bizler ilkeliz, yok yasalarımız,
    biz insanı parçalamıyoruz, biz asmıyoruz -
    bize yok gereği kanın ve ıstırabın -
    ama bir caniyle yaşamak istemiyoruz...

    sen ilkel baht için doğmamışsın,
    sen kendine özgürlük diliyorsun yalnız;
    bize dehşet verir düşünüşün senin:
    biz korkağız ve iyi ruhumuz,
    sen kötü ve cesursun - terket bizleri,
    elveda, esenlikler seninle olsun."

    söyledi - ve gürültülü topluluğuyla
    göçebe kafilesi devindi
    konakladığı bu facia ovasından.
    ve az sonra bozkırın derinlerinde
    silindi gözden; bir araba yalnızca,
    acıklı kilimiyle üstü örtülü
    terketmiyordu bu uğursuz düzlüğü.
    tıpkı böyle kış öncesinde bazen,
    puslu bir sabah zamanı,
    havalanır yüzeyinden kırların
    sürüsü en son turnaların,
    çığlıklarla savrulur güneye doğru,
    ve ölümcül bir kurşun yarasıyla
    biri kalır geride mahzun,
    salınıkalır kırılmış kanadıyla.
    gece indi; gam yüklü arabada
    artık kimse ateşi kurmadı,
    artık bu gezici damda sabaha kadar
    kimse dingin uykusunu uyumadı.


    sonsöz

    büyülü gücüyle terennümün
    dumanlı belleğimde benim
    böyle canlanıyor görünümü
    bazı aydın, bazı kederli günlerin.

    cenklerin korkunç uğultusunun
    çok, çok uzun süre sönmediği,
    ve istanbul'a rusun
    egemen sınırlar gösterdiği,
    iki başlı yaşlı kartalımızın henüz
    geçmişin şanıyla gürlediği ülkede
    bir zaman bozkırın derinlerinde
    yol boylarında kadim konakların
    rasladım ben uysal özgürlük çocukları
    çingenelerin barışçıl kafilelerine.
    tembel topluluklarının peşinde
    epey zaman bozkırda dolaştım,
    basit yemeklerini paylaştım
    ve uyudum ateşlerinin başında.
    ağır ağır ilerleyişlerinde sevdim
    şarkılarının sevinçli tınılarını -
    ve uzun zaman şirin mariula'nın
    zarif adını heceledim.
    ama sizin de mutluluk yok aranızda,
    doğanın yoksul oğulları!
    sizin de çergelerinizin altında
    azaplı uykular barınıyor,
    sizin de belalardan kurtulmadı
    göçebe gölgelikleriniz bozkır ortasında,
    her yerde uğursuz tutkular,
    ve yok bir savunma yazgı karşısında.

    1824

    çeviri: azer yaran

  • gugu

    9/8'lik tulum havasının mucitleri.

  • heyheygotellabokubokupokella

    2. dünya savaşında, hitler'in "üremeyi haketmiyorlar" sözünün ardından tüm çingene kadınları kısırlaştırılmıştır.

  • randolph carter

    hint kökenli, göçebe bir topluluk. bugün kullandığımız müzik aletlerinin çoğu, çingeneler tarafından dünyaya yayılmıştır. bohem hayatı denilen yaşamın kökeni de kendileridir. zaten çingene kelimesi de "çengi"den gelir.
    yerleşik, düzenli yaşamdan uzak bir yaşantıları oldukları için gittikleri toplumlarla pek barışık olamadılar. bir ara avrupa şehirlerine girmeleri yasaktı.
    dünyanın her yerinde, hemen hemen aynı yaşamışlardır. festival organizasyonları, sirkler, karnavallar genellikle çingeneler tarafından düzenlenirdi.
    ayrıca yüzyıllar boyunca avrupa'da da, osmanlı'da da cellatlar genellikle çingeneler olmuştur. hatta idam cezasının kaldırıldığı 1999 yılına kadar böyleydi türkiye'de de.

    doğaüstü inanışlar bu toplumda fazlasıyla yaygındır. büyücülük, falcılık genellikle inanılan şeylerdir. ancak yerleşik dinlere pek tabii oldukları söylenemez. gittikleri ülkelerde, dinin en kolay mezhebini benimsediklerini söylerler, genellikle dinden uzak bir hayat yaşarlar. dolayısıyla din yaşamlarında pek etkin değildir.

    kabile yaşamı, kültürel olarak etkindir. mesela bir çingene asla kendi mahallesinde yaşayan birini soymaz, bu ahlaksızlık sayılır. hatta çevrelerindeki mahallelerinde hırsızlık yapmaları da hoş karşılanmaz. tam tersi gibi görünse de töreleri olan ve bunlara oldukça bağlı bir toplumdur.

    2
  • carlos

    dünyanın her yerinde bulunurlar. bulundukları yerin dilini farklı konuşurlar. (bkz: gypsy kings)

  • oksijensiz

    atık toplayıcı, çalgıcı, temizlikçi olanları hariç; insanlara sürekli sözlü ve duygusal tacizde bulunan gereksiz orospu çocuklarıdır.
    bazı rivayetlere göre bunlardan birini sikersen kiremit parçası suda eriyene kadar yıkanmak zorundaymışsın ki anca arınasın. sene olmuş 2014 hâlâ ipimle kuşağım sikimle taşağım modundalar. allah ıslah etsin *

  • zambada

    (bkz: dom za vesanje)

  • sirseheryildizi

    çoğu kişi onları rumen zannetse de ana vatanları hindistan'dır. avrupa'nın çoğu yerine yayılmışlardır fakat anadolu'ya ilk getirilmeleri daha bir başka. bizans imparatorluğu zamanında saray gösterilerinde ve çalgıda çok iyi oldukları için soytarılık olarak aileleriyle getirilmişlerdir. bizans halkıyla aralarında ne olduğu kesin bilinmese de kolay kolay şehir içine girmeleri yasaklanmıştı. surun önündeki çadırlarda yaşarlardı. bölgedeki osmanlı hakimiyetinden sonra azınlık statüsü taşımadan yerli halkla beraber yaşamaya devam etmişlerdir. iyi olanları çok iyidir kendini geliştirmiştir fakat bu etnik grubun %60'ının suç dosyaları kabarıktır. bir kaç benimde başıma gelmiş olay var. zorla mendil ve çiçek tarzı şeyler satmaya kalkarlar almazsanız suratınıza tükürüp son hız kaçarlar yada küfür eder kaçarlar. genelde uzaktan birbirlerini kavga ihtimaline karşı gözetlerler aniden sayıları çevrenizde artabilir. yanınızda kız arkadaşınız varken utanmadan laf atarlar, namus nedir bilmezler. mahallelerinin etrafında kargo firmaları olması dolayısıyla eski semtimde otururken bir kaç kere yolum düştü. görünüş olarak onlardan olmadığınızı anladıkları anda omuz atıp kavga çıkarma gibi bahaneler aralar bıçak kullanmakta çekinmezler. eski samsun cezaevi tarafında oturanlar daha iyi anlar bu yazdıklarımı çünkü oralara yolu düşüpte kolay kolay vaka yaşamadan çıkan pek olmaz. sözlü iletişimden ve saygıdan anlamaz bunların yobazları, 5-6 arkadaş bulun kemiklerini kırdıktan sonra yaklaşık 1-2 sene oralardan geçmeyin, belki 2. bir kişiden şiddet görme korkusuyla ve zorbalığın, adam dövmenin sonu olmadığını ve hoş şeyler olmadığını tecrübe ederek imana gelebilirler.

    1
  • placebo_as

    çingeneler milliyetçi ayağına yatmazmış, öle derler..

    1
  • grandealexis

    (bkz: snatch)
    (bkz: guy ritchie)

  • lucianomaertz

    antep-urfa otobaninin 25. kilometresinde ve maraş türkoğlu-narli arasindaki tali yolda rastlanabilendir.