edip cansever

  • misterblonde

    duygulara karşı somut betimlemeleri herkese hayran bırakan, lise sondayken ikinci yenici olduğunu öğrendiğim,herkesin bilmesi okuması gereken ünlü şair. her şiiri okudukça daha çok şaşırtır. onu anlayabilirseniz onu anlamak mutlu eder insanı..

    1
  • misterblonde

    (bkz: umudu dürt, umutsuzluğun yatışsın.)
    (bkz: bir akşamüstünü düşünmek bir akşamüstünü düşünmekten başka nedir ki)

    1
  • antemortem

    her şiirini ayrı ayrı inceleyip, tez konusu haline getirebilirim. *
    mendilimde kan sesleri-- şaheserdir;

    her yere yetişilir
    hiç bir şeye geç kalınmaz
    çocuğum beni bağışla
    ahmet abi sen de bagışla...

    boynu bükük duruyorsam eğer
    içimden böyle geldiği için değil
    ama hiç değil
    ah güzel ahmet abim benim
    insan yaşadığı yere benzer
    o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
    suyunda yüzen balığa
    topragını iten çiceğe
    dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
    konya'nın beyaz
    antebin kırmızı düzlüğüne benzer
    göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
    denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
    evlerine, sokaklarina, kosebaslarina
    öylesine benzer ki
    ve avlularina
    (bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

    ve sözlerine
    (yani bir cep aynası alım-satımına belki)

    ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
    sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
    camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
    öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
    minibüslerine, gecekondularına
    hasretine, yalanına benzer

    anısı işsizliktir
    acısı bilincidir
    bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
    gülemiyorsun ya, gülmek
    bir halk gülüyorsa gülmektir

    ne kadar benziyoruz türkiye'ye ahmet abi...
    bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
    dirseğin iskemleye dayalı

    - bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -

    cigara paketinde yazılar resimler
    resimler: cezaevleri
    resimler: özlem
    resimler: eskiden beri

    ve bir kaşın yukarı kalkık
    sevmen acele
    dostluğun cabuk
    bakıyorum da şimdi
    o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde...

    ve zaman dediğimiz nedir ki ahmet abi
    biz eskiden seninle
    istasyonları dolaşırdık bir bir
    o zamanlar malatya kokardı istasyonlar
    nazilli kokardı

    ve yağmurdan ıslandıkça edirne postası
    kil gibi ince istanbul yağmurunun altında
    esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

    kadının ütülü patiskalardan bir teni
    upuzun boynu
    kirpikleri
    ve sana ahmet abi
    uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
    sofranı kurardı
    elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
    cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
    cocuklar doğururdu

    ve o çocukların dünyayı düzeletecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
    o çocuklar büyüyecek
    o çocuklar büyüyecek
    o çocuklar...

    bilmezlikten gelme ahmet abi
    umudu dürt
    umutsuzlugu yatıştır
    diyeceğim şu ki
    yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
    oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
    hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
    çocuklar, kadınlar, erkekler
    trenler tıklım tıklım
    trenler cepheye giden trenler gibi
    işçiler
    almanya yolcusu işçiler
    kadınlar
    kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
    ellerinde bavullar, fileler
    kolonyalar, su şiseleri, paketler
    onlar ki, hepsi
    bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
    ah güzel ahmet abim benim
    gördün mü bak
    dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    gelse de
    öyle sürekli degil
    bir caz müziği gibi gelip geciyor hüzün
    o kadar çabuk
    o kadar kısa
    işte o kadar.

    ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
    diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

    mendilimde kan sesleri..

    3
  • caute

    "bir plak gibi dönüyor gökte


    bir plak gibi dönüyor gökte mavilik
    sesi asağıda, çok aşağıda
    üstünde bir duvarın. duvarsa
    dondurma yiyen bir çocugun eli sanki
    taşmış akıyor
    öpüyor toprağı kanatan nar çiçeklerini.

    öpülüyorum bembeyaz çimlerinde yalnızlığımın
    sonsuzluk yarın."

    vazgeçilmez şair

    1
  • eski dilde ok....tamam

    her şeyin fazlası zararlıdır ya,
    fazla şiirden öldü edip cansever.

    (bkz: cemal süreya) (bkz: iyi şairler)

    6
  • eva

    "kirli ağustos" adlı şiirin sahibi, mükemmel şair...

    o da var olanin agir agir yoklugu
    surda bir gündüz kimildamakta
    dagilmanin beyaz organi: tuz birikintileri
    gibi bir gündüz
    kalin kabuklarini kaldirir doga.

    düser bir balikçinin tersi olan sey
    kirli agustos! beni ordan oraya götüren esya
    aklimda üç bes otel ya kalir
    ya kalmaz üç bes otel aklimda
    o da degil bir otelin kendisi
    yalnizligin kahverengi organi: düs birikintisi
    bir de kahverengi alevlerden yapilma.

    baska degil, yoklugu görmek için
    kirli agustos! gözkapaklarimi da yaktim sonunda.

    edip cansever

    1
  • yercekimli karanfil

    ikinci yeni akımının en önemli temsilcilerinden olan şair.

    ayrıca bir de nickime ilham kaynağı olan şiiri vardır.

    ne gelir elimizden insan olmaktan başka deyip insanı silkeler, kendine getirir.

  • uyumsuzluk

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da

  • edie britt

    yaşama sevincinin dile getirdiği şiirler, sonra ikinci yeni akımı içinde özgün örnekler izledi. bu özgünlük, kendisinden esinlenenleri damgalayıp teklitçi durumuna düşürecek boyutta idi.

    mehmet fuat' göre " edip cansever anlatılamayan, anlatılmadan kalan şeyleri bulup çıkarmaya anlatmaya çabalardı. orta malı edilmemiş adamları yalnız insanın iç dünyasından değil, yaşamın çeşitli dış görünümlerinden de yakalamayı başardı. soluklu uzun şiirlere eğilim duydu. gereksiz görünen bir sürü çizgi içinden en güzel deseni çıkarı veren bir ressam gibi yöneldi şiirsel güzelliklere."

    edip cansever her kitabında kendini yenileyerek, toplumda en iyi tanıdığı çevreyi ve bu çevrenin insanlarını anlatmak, bir bakıma onların içlerini dışa çevirmek istedi.

    değişik bir söyleyişin, imge düzeninin egemen olduğu şiirlerinde çağdaş insanın yabancılaşmasını düşünsel yanı ağır basan bir anlayışla işledi. yaşanan gerçekliği belli bir dünya görüşüyle irdelemeyi başardı. " yerçekimli karanfil" şiiri ikinci yeni akımı'nın ilk örnekleri arasındandır.

    ikinci yeni bir akım değildi. ortada bildirisiyle sanat alanına çıkmış bir topluluk da yoktu. garip dışında yeni şiir geliştirmek isteyenler belli ölçülerde uyuşuyorlardı o kadar. üstelik ikinci yeni'yi temsil ettiği söylenen şairler anlamsız şiirlerde yazmıyolardı. anlamsız şiir yazmakla en çok suçlanan ece ayhan'dı. ece ayhan'ın şiirlerinde anlamsızlık değil, anlamın zorlanması söz konusu idi.

    yapıtları:
    ikindi üstü
    tragedyalar
    yerçekimli karanfil
    ben ruhi bey nasılım
    nerde antigone
    sonrası kalır

    2
  • bisnev

    bir cemal süreya şiiridir.

    yeşil ipek gömleğinin yakası
    büyük zamana düşer.

    her şeyin fazlası zararlı ya,
    fazla şiirden öldü edip cansever.

    2
  • water nymph

    gökyüzü gibi şu çocukluk,hiçbir yere gitmiyor.

  • siyahdeniz

    akdeniz salgını


    halikarnas balıkçısı'na


    i

    öyle bir alaşımdır ki seninle deniz
    bir açık deniz
    bakınca hiçbir şey göremediğin
    gözlerini duyduğun yalnız

    sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.


    ii

    denedin ki oralarda zaman olmayı
    şimdi bir akdeniz salgınısın sen
    sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi
    her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden

    ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu
    diri bir sabahın eylülüsün birden
    sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu
    tırnakların dibine batar durup dururken
    acılardan bir acının geri tepmesidir
    sızar yüreğinden sevinç olarak
    yani eylülden

    acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın
    çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.


    iii

    omurgasını kırmış bir balık yatar
    seninle denizin üstünde
    öpülmüş bir dudak gibi

    derinlerden derinlerdedir yüreğinse
    okşar gizli gizli deniz kızlarını
    dondurulmuş güneşlerin içinde
    öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.


    iv

    sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin
    üstü uçaklı zarflara
    ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin
    kenarındakikartlara
    bir gider bir gelirsin, gider gelirsin
    hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya

    sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi
    vurursun vurursun kapılara onunla
    kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı
    boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.


    v

    iki yaprak yerde konuşur ya, o zaman
    tam o zaman bir sonbahar düğümü
    yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü
    seni sürekli kılan
    tam o zaman
    bir limonluk hüznün olsun kal orda
    her gün kendi kendinin oğlusun
    bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için
    denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi
    soyulmuş elma kabukları gibi
    boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi

    kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan
    yokluğa doğru yükselerek
    çorbanı karmak için
    ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek
    olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın

    biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
    yeni bir dil olacak yarın.


    vi

    uğurladık bir sabah seni
    söz vermiştin geri döneceğine
    anladık bakınca aldandığımızı
    gerilerde küçük
    kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine

    ötelerde, ama çok ötelerde
    kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz
    konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.

    2
  • feminist geysa

    günden güne odamın şeklini alıyorum
    işliyorum bu iniltili varlığı yeniden
    kim bilir, duyuyorum yazgısını belki de
    kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye
    dal olan bir böceğin
    o garip yazgısını
    ne ölüme benzer ne ölümsüzlüğe.

    1
  • jezebel

    "yalnızlık, sevmeyi bilmeyenlerin icadı..." diyen büyük şairdir.

    3
  • feminist geysa

    şiirleri;

    (bkz: aaaa)
    (bkz: acaba)
    (bkz: adını funda oteli koy)
    (bkz: adsız bir çiçek)
    (bkz: alüminyum dükkan)
    (bkz: anısındayım)
    (bkz: aşkın radyoaktivitesi)
    (bkz: bakmalar denizi)
    (bkz: başım dönüyor ikimizden)
    (bkz: başlangıç)
    (bkz: belirsizlikler 1)
    (bkz: belirsizlikler 2)
    (bkz: belirsizlikler 3)
    (bkz: belirsizlikler 4)
    (bkz: belirsizlikler 5)
    (bkz: ben bu kadar değilim)
    (bkz: ben ruhi bey nasılım)
    (bkz: beyaz atlar sulara)
    (bkz: biliş)
    (bkz: bilmez miyim hiç)
    (bkz: bir ay aldım diyarbakırdan tokatta biri)
    (bkz: bir çiçek sergicisi der ki)
    (bkz: bir genelev kadını ve)
    (bkz: bir gün)
    (bkz: bir mektup atanın)
    (bkz: bir meyhane garsonu)
    (bkz: bir olay ruhi bey ve gülcünün ölümü)
    (bkz: bir otel katibi)
    (bkz: bir plak gibi dönüyor gökte mavilik)
    (bkz: bir su yılı denebilirdi)
    (bkz: bir taş atarsın)
    (bkz: bitti o sevda)
    (bkz: biz bu şafak vaktinin)
    (bkz: borazan)
    (bkz: bu gemi ne zamandır burada)
    (bkz: buz gibi)
    (bkz: cenaze kaldırıcısı adem)
    (bkz: cüceler)
    (bkz: çağrılmayan yakup)
    (bkz: çoğullama)
    (bkz: dipsiz testi)
    (bkz: dostlar)
    (bkz: dört güneş)
    (bkz: düşlüyor ölümünü ruhi bey)
    (bkz: ek)
    (bkz: ey)
    (bkz: gelincikler)
    (bkz: gelmiş bulundum)
    (bkz: gidemeyiş)
    (bkz: gökanlam)
    (bkz: gözleri)
    (bkz: gül kokuyorsun)
    (bkz: güzel atomların yaptığı ayak)
    (bkz: her sevda)
    (bkz: hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor)
    (bkz: horozla merdiven)
    (bkz: ıhlamur bardağını)
    (bkz: içerikler)
    (bkz: içinden doğru sevdim seni)
    (bkz: iki kent)
    (bkz: infilak)
    (bkz: işte bir eklem yeri daha)
    (bkz: kaçışına uğrayan çiçek)
    (bkz: kaktüs)
    (bkz: kavga)
    (bkz: kaybola)
    (bkz: keklik kokar)
    (bkz: kendime)
    (bkz: kesin)
    (bkz: kesit)
    (bkz: kırda karanlık)
    (bkz: kısa bir not konakta son gün ve)
    (bkz: kirli ağustos)
    (bkz: kokmayı paylaştım)
    (bkz: konyak)
    (bkz: koro başı)
    (bkz: kürk tamircisi yorgo ve küçük bir olay)
    (bkz: masa da masaymış ha)
    (bkz: meduza)
    (bkz: mendilimde kan sesleri)
    (bkz: mesire yerleri)
    (bkz: muleta)
    (bkz: o mavilik derdi)
    (bkz: o yalnız)
    (bkz: oda)
    (bkz: ona bir kolye vermiştim)
    (bkz: otel)
    (bkz: öğle sonu)
    (bkz: ölü bir deniz yıldızı)
    (bkz: ölü mü denir)
    (bkz: ölü sirenler)
    (bkz: ölümün konumu)
    (bkz: öyledir)
    (bkz: pathetique)
    (bkz: patron masaya gelir)
    (bkz: petrol)
    (bkz: phoenix)
    (bkz: pusuda)
    (bkz: robespierre)
    (bkz: ruhi bey anlatıyor bir düğün günü ve sonrası)
    (bkz: ruhi bey ve limonluktaki yangın)
    (bkz: saplantı)
    (bkz: seni günlere böldüm)
    (bkz: sesli harfler)
    (bkz: sevda bir ateş buldu sende)
    (bkz: sona kalsa)
    (bkz: su)
    (bkz: şekerli gerçek)
    (bkz: şey şey şey ve şeylerden)
    (bkz: şu küçük şey)
    (bkz: tahtakale)
    (bkz: tüfek)
    (bkz: uçak alanı)
    (bkz: uçurum)
    (bkz: umuş)
    (bkz: umutsuzlar parkı)
    (bkz: uyanınca çocuk olmak)
    (bkz: uzak yakınlık)
    (bkz: uzun)
    (bkz: üçlükler)
    (bkz: ürperti)
    (bkz: var var)
    (bkz: yangın)
    (bkz: yerçekimli karanfil)
    (bkz: yılan)

    6
  • minerva

    çağından çıkıp, benimle bir güzel sohbet ettikten sonra beni öldürmesini istediğim şairdir. bütün betimlemeler tapılası ve anlayabilenleri kendinden geçirten, anlamayanlara "ne diyor lan bu adam?" dedirten bir şahıstır. yurt sorunlarını aşklarla harmanlayıp sunarak gerçekleri de gözümüze sokmaktadır. sevilen şiirleri daha çokçadır ama buradan benim en sevdiğim bir kaçına ulaşılabilir:

    http://www.selince.com/?page_id=154

    ikinci yeni şairlerinden en sevdiğimdir. cemal süreya'dan biraz daha içli bulurum ben edip cansever'i. tomris uyar'a aşkı ile yazdığı "ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki" şiiri de takdire şayandır. verseler elime ya da insanların sıkılmayacağını bilsem burada oturur tahlil ederim tüm şiirlerini. yaz çocuklarını ayrı bi severim, hele ki ağustos çocuklarını daha bir çok. kendisini uzun uzun okuduktan sonra da anlamalıydım ağustos doğumlu olduğunu ama goethe, turgut uyar, tolstoy ve daha bir çokları gibi o da ağustos'un bir çocuğu. ben de ağustos çocuğuyum...

  • benruhibeynasilim

    8/8/1928. babam kur'an'ın arkasına yazmış doğduğum tarihi. sonra da nüfusa kaydettirmiş. pek sevinmiş erkek olmama. benden önce iki kız, benden sonra bir kız, böylece dört kardeş oluvermişiz. doğduğum ev istanbul'da, beyazıt'ın arkalarında, soğanağa dedikleri bir yer. annem küçükken göstermişti : "işte sen bu evde doğdun!" bir süre sonra –herhalde ben çok küçükken—saraçhane başına taşınmışız. şimdi aksaray'a inen geniş asfalt caddenin tam üstünde bir ev. bir küçük bahçe, bahçenin çevresi hep ev, bir kuyu, bir ayva ağacı, bir çardak. bitişiğimizde nigar hanım oturuyor kocasıyla ve kardeşi kenan beyle. nigar hanım a. hamdi tanpınar"ın kızkardeşi. tanpınar da orda oturuyor ama her zaman değil sanıyorum. belki de yolculuklara filan çıkıyor arada. bahçelerinde bir erik ağacı var. mevsimi gelince ara yerdeki duvara çıkıp erik yoluyor ve bahçemize atıyorum. babam ve annem çankırı' nın atkaracalar köyünde doğmuşlar. ikinci dünya savaşında havacı çavuş yapmışlar babamı. görevi istanbul'da. becerikli adammış ki, çarşıda –kapalıçarşı'da– bir şeyler alıp satmaya başlamış. sonra uzunköprü'de keşan'da, daha başka yerlerde panayırlara, sergilere katılmış. sonra dedemle ortak olarak bir dükkan tutup işletmeye başlamışlar. daha sonra dedemden ayrılıp bir başına sürdürmüş işini. ev kendi evimiz olmuş. yemeğimizi yer sofrasında yiyoruz. çoraplarım babamın çoraplarının küçültülmüşü. pantolonum yeniyken bile yamalanır, annemin "süvari" dediği bu yama sayesinde uzun süre giymem sağlanırdı. oyuncağım, bir sepete doldurulmuş tahta parçaları, tekerlekler, teller, bir sürü ıvır zıvır. annem sık döverdi, babamsa yılda bir iki kez. tavanarasına kaçardım, merdivenlerden yorulur, yetişemezdi bazan annem. bir keresinde yetişti, dama çıkacağımı anlayınca korktu ve vazgeçti. umutsuzlar parkı'nda yazmıştım bunu sanıyorum, ama hangi şiirdeydi, şimdi hatırlayamıyorum. çok çalışırdı annem. koca evin temizliği, yemeği, bizim bakımımız onun üstündeydi. babamın kazancını bilmem ama eli sıkıydı iyice. evimizdeki tek kitap, parça parça açılıp uzayan bir uçak resimleri kitabıydı. etrafımız arsa doluydu. karşımızda çok büyük bir bahçe, ağaçlar içinde bir köşk vardı. dolmabahçe sarayından büyüktü sanki. şimdi park yaptılar. siirtli aileler otururdu aşağı mahallelerde. çocukları bizleri dövmeye, ya da ikinci kızkardeşimle imal edip satmaya çalıştığımız fırıldakları yağmaya gelirlerdi. en sevinçli günlerimizi, dedemin ya da dayımın polatlı"dan misafir gelmeleri, bizlere birer küçük nestle çukulatası getirmeleriyle yaşardık. dedem, polatlı'daki dükkanına mal almak için çarşıya giderken beni de götürür, şiş kebabıyla komposto yedirir, en büyük zevkim bu olurdu.


    bir gün mektebe gideceksin, dediler. annem götürdü, müdüre rica etti, altı yaşını bitirmeden 56. ilk okula yazıldım. ilk gün, arka sırada, konuşuyorum diye bir tokat yedim öğretmenden, sanki evde yediklerim az geliyormuş gibi. ertesi gün karyolanın altından çıkarıp –annemle babamın karyolası, biz yer yatağında yatardık– gönderdiler okula. yavaş yavaş alıştım bu işe, okula ısınamadım ama göğüslüğüm, beyaz yakam biraz hoşuma gitti. yedi sekiz yaşında yavrutürk, daha sonraları ateş çocukları gibi dergiler almaya başladım. yirmi üç nisanlar gelip geçti. yerli malı haftaları akıp gitti böylece. beni eve meleklerin getirmediğini öğrendim. son sınıfta güler ismindeki bir kıza, sonra da nebahat'a aşık oldum. birinin de bacağını sıktığımı hatırlıyorum. okul tatil olunca, babam iş öğrenmem için dükkana götürmeye başladı beni. dayaktan daha fena geldi bu bana. sıkıldım ve nefret ettim. para kazanmaya başlayıncaya kadar sürdü bu nefret, sonra sonra alıştım. üstüne üstlük, akşamları eve ne taşıyacaksak bir kısmını da ben yüklenirim, tramvay masrafı olmasın diye, yürüye yürüye kapalıçarşı'dan eve dönerdik. kaburgaları sayılan gövdem için oldukça ağır bir işti bu da. ayrıca kafam da çok büyüktü gövdeme göre. okulda "koca kafa edip" diye kızdırırlardı. bir de mektep dönüşü kavgaları… kimseyi dövebildiğimi hatırlamıyorum.

    56. ilk okul bitti. sünnet oldum. babam fatih'te on bin liraya bir apartıman aldı. ikinci dünya savaşı başladığı için emlak fiatları çok düşüktü. babam da kazanmış ve biraz tutmuştu galiba. üst katına yerleştik. adam gibi masada yemek yemeye başladık. yirmi kedisi olan nigar hanımın, kedileri yavrulayınca gönderdiği lohusa şerbetleri, arada bir gelen ölü helvaları, çok iyi komşumuz olan –ayrıca çok iyi iki insan– gülsüm hanımla rıza bey gerilerde kaldı. cami avlularında kiraladığım bisikletler de geride kaldı. cambazlar gene vardı ama. fatih itfaiyesinin bahçesindeki gösteriler de. o güzelim itfaiye müzesi de, sanki donuk donuk balmumu kokan. akşamüstü caddeler sulanır, fatih'e giden tramvaylara atlardık. çok hoştu. ama cambazları hiçbirine değişemem. bir meydana yerleşirler, bir hafta gösteri yaparlar, son gün telin üstünde kurban kesme numarasına girişirler, aşağıdan "kesme, kesme!" sesleri gelir, güya hatır için vazgeçerlerdi. ah o meyvalı gazoz kokuları! kokusu hala burnumda. bir de kapıcı ismail efendinin süslü dondurma arabası. ya çeşit çeşit gazoz kapakları! kıl testere ile kesip boyadığım kontraplaktan yapılmış yedi cüceler, pinokyolar, mikiler,v.b.

    istanbul"da karartma var, istanbul bombalanacak! babam bizi doğduğu köye götürüyor, dört ay kalıyoruz. harman yerinde futbol maçları… değirmen'e buğday götürüyoruz, ununu fırıncı seniye kadına veriyoruz, bize ekmek yapıyor. döğenin üstünde, öküzleri sürüyorum, biri pisliğini edeceği sıra bir teneke tutup topluyorum onları, sonra samanla karıştırıp tezek yapıyoruz. harmanda buğday kurutuyorum, kuşlar yemesin diye bekçilik yapıyorum. samanlıklarda on metre yükseklikten atlayıp gömülüyoruz samanların içine. dört ay yalınayak gezdim. kadınlar giremezdi çarşıya. görüp göreceğimiz tek meyva öküz eriği. et bulmak daha da güçtü, ne zaman ki bir hayvan öldü ölecek, keserler, tellal bağırtırlardı. paramız yok değildi belki. ama savaştı belimizi büken. susayınca yoldan geçen kızların bakraçlarından su içmek olağandı. bekir efendinin arabasıyla dört saat sürerdi. çerkeş"e gitmek. arada gidilirdi. biraz sebze yüzü görürdük böylece. derede balık tutardık, yağmur duasına çıkardık. bir gün demir yolunu tamamladılar, çiçeklerle donatılmış ilk tren atkaracalar'a girdi. idare lambalarıyla, helası dışarda kerpiç evlerle, binbir yamalı elbiseler –daha doğrusu çullar– içindeki insanlarla kaynaşan köye tren girdi. sonra istanbul'a döndük.

    orta okuldayım. tanpınar'ın kardeşi kenan bey velim. ikinci sınıftayım yani, kumkapı orta okulu'nda. birinci sınıfı gelenbevi orta okulu'nda okudum, fatih camisinin arkalarında. anılarım çok silik. tarzan kartlarıyla "alt mı üst mü" oynamak, üstünde hayvan resimleri bulunan kabartmalar alıp satmak, başka?.. başka bir şey yok. ikinci sınıfta ilk şiirimi yazdım. bir çocuk dergisine yolladım ve çıktı. artık şairdim. hayat ansiklopedilerini toplayıp ciltlettim. bu ara horozum da öttü, erkekliğe geçtim. son sınıfı da aynı okulda okudum ve bitirdim. kumkapı'dan çok iz kaldı bende. istasyon, mendirek, kiliseler, ermeni evleri… kızıl ve sivri sakallı müdür, balıkçılar, gedikpaşa meyhaneleri… martılar, iyot kokuları… sonra langa bostanlarına gitmeler, yenikapı"daki kömür iskelelerinde yüzme öğrenmeler, donumuzu başımızda kurutarak eve dönmeler. ilk radyo, ilk pikap. münir nurettin'in, safiye'nin,müzeyyen senar'ın plakları.

    istanbul erkek lisesi'ne girdim. öğleyin çıkmak yok. ekmek karnemizi unutursak, bahçe penceresinden ayva, leblebi alıp yiyoruz. geneleve ilk defa onuncu sınıftayken gittim. şiir yazıyorum ve tevfik fikret'in etkisindeyim. salim rıza kırkpınar çok iyi şiir okuyor. şiiri başka türlü sevmeye başlıyorum. son sınıftaki hocam hakkı süha gezgin. şiiri yasaklıyor. bir ara çınaraltı dergisi okuyorum. aruzla bir şiir yazıp yolluyorum, orhan seyfi'nin bir cevabı çıkıyor: şiiri heceyle yazmışım ve bazı dizelerde bir hece eksikmiş. heceyle bir şiir yazıp yolluyorum ve öbür şiirimin aruzla yazıldığını ekliyorum, şiir yayınlanıyor. sonra istanbul dergisine bir şiir yolluyorum, çıkıyor, ikincisini yolladığımda, cevaplar kısmında beni dergi yazıhanesine çağırıyorlar. neşet halil atay'la mehmet kaplan'la tanışıyorum. ondan öyle toplantı günleri oluyor, uğruyorum. şiirleri kendim götürüyorum artık. okulun bahçesinde dama oynuyorlar öğle aralığında. bir arkadaşım var, biz toplumculuk tartışmaları yapıyoruz. akşamüstü muhakkak ankara caddesindeki kitapçılara uğruyorum. artık yeni şairleri tanımaya başladım tabiî. şiir kitabı istiyorum, veriyorlar. daha çok abc kitabevinden alış veriş yapıyorum. klasiklerden çıkan kitapları da kaçırmıyorum hiç. yunan klasiklerini yutarcasına okuyor, konuşmalarda sokratesçilik yapıyorum. gene bir kitapçı dükkanında çalışan bir kız var, bana kitap ayırıyor. bir defasında sait faik'in medarı maişet motoru"nu veriyor, "sakın kimseye söyleme benden aldığını, kitap bugün toplatıldı çünkü" diyor.

    okul bitiyor. yakın arkadaşlarım yüksek ticaret'e kaydoluyorlar. ben de onlarla birlikte tabiî. biraz da babamın isteği baskın çıkıyor. bir yandan da anahtarları tutuşturuyor elime, dükkanın anahtarlarını. düşünüyorum, ne olacak sanki yüksek ticaret'i bitirip de, deyip okulu terkediyorum.

    birayla votka içmeler başlıyor ekspres'de, orman'da. bir kıza aşık oluyorum (mefharet değil). ardından hemen evleniyorum. müthiş kitabımı, ikindi üstü'nü o sıralar çıkarıyorum (sende yoktur inşallah). önüme gelene veriyor ya da yolluyorum. varlık'ta melih cevdet'in kısa bir tanıtması çıkıyor. seviniyorum. orhan veli, sanırım adı "karikatürden şiire" adlı bir yazı yazıyor. benim bir mısramı alarak, böyle mısra yazılmaz anlamına bir şeyler söylüyor (bak: nesir yazıları). oysa şimdi mısra hep böyle yazılıyor. ha, kitabı yayınlamadan önce tanpınar görmek istiyor, bir ramazan günü, tünel'de narmanlı yurdundaki yerine gidiyorum. çay fincanlarının içinde kahve getiriyor ve başlıyor okumaya. (merakla bekledim bekledim. bitirdi, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. ve dedi: "bunlar çok güzel şeyler, ama çok. ne var ki hiçbiri şiir değil." hiçbir şey anlamadım tabiî. bütün odayı reprodüksiyonlarla doldurdu, bana uzun uzun resim anlattı, müzikten, valery"den söz açtı. bir süre sonra çıktım. doğru haşet"e gittim. bir sürü resim aldım, valery'nin mã©lange'nı aldım. ertesi gün bir fransızca hocası tuttum, aylarca ders aldım. karşılıklı konuşmaya başlamıştık bile. bir gün dedim ki bizim hocaya, biraz da valery okusak olmaz mı? olur, dedi. açtık kitabı, adam bir türlü çeviremez türkçeye. hoca çeviremezse ben nasıl çevirirdim ilerde? baktım olacak gibi değil, kestim ders filan almayı, doğru meyhaneye. o zamanlar nasıl anlıyabilirdim ki, bizim hoca şiirceyi bilmiyor asıl.)

    asmalımescitte, elit diye bir pastahane vardı. o zamanlar orda toplanırdı sanatçılar (sait faik'in bir röportajı vardır). bir gün dükkana ben yaşlarda iki kişi geldi, dergi çıkarmak istediklerini, benim de yazmamı ve başka yazarlardan yazılar istememi söylediler. elit'e gittik. dergi çıksın, görelim de, ondan sonra, dedi oktay akbal. ötekiler de böyle söylediler. arkadaşlar gitti, ben kaldım. salah birsel geldi yanıma ve ilgilendi. şiir kitabımdan söz açtı. arkadaş olduk. uzun yıllar da arkadaşlık ettik. çok şey öğrendim ondan. nasıl mısra kurulur, şiirin bütünlüğü nedir, neler okumalı, nelere nasıl bakmalı, hepsini. bilmediği, korktuğu (o yıllar öyleydi, herkes biraz çekinirdi hiç değilse) toplumculuktu. bir gün (yıl 1949) askere gidelim dedi ve gittik. denize ayrılabileceğimizi söyledi. (sonra o heybeliada"da deniz teğmeni oldu, bense ömerli köyünde topçu teğmeni). lise mezunu olanlar gelibolu"da hazırlık kıtasında iki ay talim görüyorlardı ayrıca. önce gelibolu'ya gittim. ordaki sefaleti anlatmam için sayfalar dolusu yazmam gerekir. şu kadarını söyliyeyim ki, orda burda şiir yayınladığım için çavuş çıkmaktan çok korkuyordum. o yıllarda serbest nazımla yazan şairlere komünist damgasını vuruyorlardı hemen. yaprak dergisi çıkmaya başlamıştı. onu bile gelibolu'ya indiğim zaman alıyor, bir kuytuda okuyor, bazan o. veli"nin bir şiirini ezberledikten sonra yırtıp kıta"ya dönüyordum.

    iki ay bitti. on gün izinden sonra ankara'ya gittim. okula başladım. o sıralar yeni bir dergi çıkmıştı. benim de bir şiirimi yayınladılar. ataç merak etmiş, salah birsel'e beni tanıştırmasını söylemiş. sonra salah acele istanbul'a gittiğinden biz nahit ulvi ile (öyle sanıyorum) gittik. özen pastanesinde oturduk. ilk sorusu " ruhun içinin içi nedir?" oldu. afalladım tabiî. meğer peyami safa'nınmış bu cümle. cevap veremedim ama kızdım. beğendiğim şairleri sordu, ters cevaplar verdim. herhalde benden hoşlanmamış olacak ki, biraz daha oturduk ve ayrıldık. sıkıntılı okul hayatı yavaş yavaş eridi. yalnız pazartesi günleri, ataç"ın yazılarını okuyabilirdim ulus gazetesinde. başka gazete girmezdi okula. bir gün hürriyeti seçtim kitabını getirdiler, isteyenin alabileceğini söylediler. bir tane aldım. tabiî antisosyalist bir kitap. yalnız bir cümleye takıldım, bir amele, bilmem kaç yaşında emekliye ayrılmıştı… hafta sonları üç nal lokantasında içerdim, oraya arada gelen o. veli'yle tanışmak umuduyla. sonra kaynak dergisinde, buluşurduk yeni tanıdığım arkadaşlarla. en yakın arkadaşım çavuş çıktı. bir gece alıp götürdüler. ne de olsa insan bilmeden de arkadaşını seçebiliyor. altı ay süresince o kadar laf ettik de, fikirlerini söylemedi. mehmet kemal'i devre ortasında götürdüler zaten. sanırım 40 kişi kadar çavuş çıktı o devre. evet, askerlik bitti.

    istanbul'dayım. işten eve evden işe. arada bir beyoğlu'na tabiî. artık bir yığın sanatçı tanıyorum. salah, alp kuran, nermi uygur filan içiyoruz bazan da. şiirlerim yenilik'te yayınlanıyor çoğun. salah götürüyor tabiî. bir gün şato'da (eski mazarik) hüsamettin'le tanışıp aynı masada oturuyoruz biraz. bir şiirim çıkmıştı yeditepe'de. bana, "böyle ince şiirler yazdıkça getir"diyor. ondan öyle yeditepe'nin yazarı oluyorum. o. kemal, m. buyrukçu, ben bir üçlü oluyoruz. sonra bizim m. eloğlu ile arkadaşlık kuruyoruz. degüstasyonda içmeler başlıyor. yıllar akıyor böyle böyle. sonra turgut, cemal, ilhan berk… ve sonra? sonrası iyilik güzellik.

    hayatımda en önemli olay: kapalıçarşı yangını. dükkanım yanmasaydı sanırım şiir filan yazamazdım. ve jak (ortağım) anlayışlı davranmasaydı.

    işte böyle reis, kitaplar, şiirler ortada. soracağın bir şeyler olursa yanıtlarım. bütün bunları yazarken aklıma o kadar çok şey geldi ki, hepsini yazsam kitap olurdu. bu kadarıyla yetinelim şimdilik. bir de şu var: bu yazıdan yararlan ama, gerekli olsa bile koyma yazının içine. bir renk, bir koku gibi kalsın sende. sevgiler, selamlar reis.

    4
  • gozlerim sigmiyor yuzume

    ismiyle müsemma bir adam. öyle güzel...

  • ustumde beyaz gomlek var

    boynu büküktür ve elbette ki bu durum, içinden böyle geldiği için değildir. mendile kan düşürmüş boynu öyle bükülmüştür.

    1
  • hbwtl2o

    ne çıkar siz bizi anlamasanız da. evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar. eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

    2
  • hbwtl2o

    açılmamış bir şarap şişesiydim
    ki öyle kaldım
    acımı köpürtmedim

    içime sağdım
    gözyaşlarımı göstermedim
    ki sildim
    özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
    başaramadım
    içimde kara kara bulutlar sallandı
    ki sallandılar
    dışarı yağamadım
    ve yenildim ve sustum.

    4
  • hbwtl2o

    ne kaldı
    farkında mısın bilmem
    gündüzler…
    gündüzler biraz azaldı.

  • albia

    "
    ...giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
    yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
    ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
    gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
    bir yankı: durmadan yalnızsınız
    durmadan yalnızsınız...
    "

    3