platon

  • ve sahnede

    m.ö. 427-347 yılları arasında yaşaâ­mış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü yunan filozofu. *

    ortadoğu'daki anılışı ile:

    (bkz: eflatun)

  • don quijote

    devlet adlı şaheserin yazarı...

    *

  • v

    sanırım aristoteles ile sonradan fikir ayrılığına düşüyordu biri yukarıyı gösterirken diğeri yeri gösteriyordu

  • start wearing purple

    arap alfabesnde p harfi olmadığından söylenişi onlara ve şu an çok da yaygın olmasa da bizlere eflatun diye geçmiş filozof.

    sokrat'ın öğrencisi, çoğu fikirlerinin birbirine benzer.

    fikirleri beş başlıkta toplanır; bilgi, idealar, ruhun ölümsüzlüğü, evrendoğum ve devlet.

    platonik kelimesinin çıkış noktasıdır fakat anlamının şu anki kullanımıyla pek bir ilgisi yoktur.

    mağara benzetmesi benim bile, felsefeyle ilgilenmeyen bir insanın, ilgimi çekmiştir.



    --alinti--

    benzetmeye göre, ışığa açılan uzun bir girişi olan bir yeraltı mağarasının en dibin de, insanlar çocukluklarından beri, ayakla rından ve boyunlarından zincire vurulmuş olarak hareketsiz bir şekilde oturmakta ve yalnızca önlerini görebilmektedirler. onla rın arkasında, yüksekte bir yerde bir ateş yanmakta ve ateşle bu insanlar ya da mahkumlar arasındaki yolda, küçük bir duvar ya da perde bulunmaktadır. duvar ya da perdenin arkasında ise, konuşarak ya da sessizce, ellerinde türlü türlü araçlar, taştan ya da tahtadan yapılmış insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyan insanlar geçmektedir.

    mağaranın, platon'un anlatımına göre, en dibinde oturan mahkumlar, yalnızca, ateşin aydınlığıyla perdeden duvara vuran gölgele ri görebilmektedirler. ellerinden, ayakların dan ve boyunlarından zincire vurulmuş, hiç bir şekilde kımıldamayan bu mahkumlar mağaranın duvarındaki gölgeleri, duvara gölgesi vuran nesnelerle karıştırmakta, per denin arkasından yankılanan seslerin duvarâ­daki doğrudan doğruya gölgelerden geldiği ne inanmaktadırlar. bu mahkumların sahip oldukları bilgi, onların gözleriyle ve kulak larıyla kazandıkları duyusal bilgidir ve bu görsel bilgi duvardaki gölgelerin, yani görü nüşlerin bilgisidir.

    mağaranın en dibinde, her yerlerinden zincirlere vurulmuş olarak yaşayan bu mahkumlardan biri, zincirlerinden bir şekil de kurtarılıp ayağa kaldırılsa ve önce, yüzü duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin ken dilerine ve ışık kaynağına çevrilse ve o ni hayet mağaranın dışına çıkartılsa, onun bu dönüşümü hiç kuşku yok ki çok sancılı ola caktır. insan için yanılgılardan kurtulmak, eski alışkanlıkları terk etmek çok güç oldu ğundan, o muhtemelen yeni duruma alışaâ­mayacak ve daha önce görmüş olduğu şey ler, ona daha gerçek görünmeye devam edebilecektir.


    --alinti--

    2
  • mimesis

    felsefede sorulan tüm sorulara "evet" cevabını veren feylozof kişi.

  • ruyapeccatrix

    yunan filozofu.whitehead'e göre tüm batı felsefe tarihi, platon'a düşürülmüş bir dipnottur.yanılmaz da bu düşüncesinde.
    platon dendiği vakit akla idealar gelir.platon'un kozmonolojisi ikili bir dünya tasavvuru ile verilir. şuanda içinde bulunduğumuz görünüşler dünyası ve idealar dünyası. görünüşler dünyasını, demiurgios isimli bir mimar tanrı, idealar dünyasına bakarak şekillendirmiştir. dolayısı ile bu dünyada bulunan insan dahil her şey, idealardan pay alsalar dahi, kötü birer kopya olmaktan öte gitmezler.
    platon, gençlik, olgunluk ve son dönem diyaloglarına göre 3 bölümde incelenebilir. * yazmış olduğu diyaloglarda sokrates'i konuşturur. sokrates'e ait düşüncelere bu sayede ulaşırız. zira sokrates'in kaleme aktardığı hiçbir şey olmamıştır. gençlik döneminde yazılmış diyaloglarda baskın bir şekilde sokrates'in etkisi görülse de, sonraki diyaloglarda platon'un düşüncelerine -yine sokrates'in ağzından çoğunlukla- rastlanır. zaten diyalogların dönemlere ayrılmasının sebebi de budur.
    diyaloglar, genelde idealar üzerinde olmuştur. phaidon isimli diyaloğunda ise kozmonoloji anlatılmıştır. diyaloglar kesin bir sonla bitirilmez. sorular sorulur sorulur, yanlış olabilecek bütün cevaplar ortaya konulur; düşünsel etkinliğin son bulmaması adına net bir cevap verilmez.
    akademiyi kurarak burdan aristoteles gibi bir adamın da çıkmasını sağlamıştır. kendinden yıllar hatta yüzyıllar sonrasında bile düşüncelere ön ayak olmaya, onların temeli olmaya devam etmiştir.
    epistemoloji için ele alınması gereken diyaloglar devlet ve menon'dur. ayrıca symposion (aşk üzerine) de okunulası bir diyaloğudur. şiddetle tavsiye edilir ilgilenenlere.
    * *

    3
  • yok

    eflatun.
    aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen eflatun, sokrates öldüğünde 28 yaşında genç bir adamdır. eflatun, öğretmeni olan sokrates'e büyük bir saygı ve sevgi duymuştur. ancak onun yolundan gitmemiştir. çünkü sokrates demokrasiden, eflatun otokrasiden yanadır. bu durumun iki olası nedeni olabilir:
    1) sokratesi ölüme mahkum eden atina devleti'nin bir halk yönetimi olmasıdır.
    2) peleponnessos savaşları'nda barbar sparta'nın uygar atina devleti'ni yenmesidir.
    eflatun, atina'nın yenilmesini büyük bir olasılıkla halk devleti olmasına bağlamış, ve bu nedenle güce ve otoriteye ilgi duymuştur. nitekim ideal devletin sınırlarını çizdiği '' cumhuriyet'' adlı yapıtında tümüyle aristokratik bir egemenliğin önemini vurgular.
    '' insanlar yüzyıllar boyunca düşünceleri altında nelerin yattığını bilmeden 'cumhuriyet'e hayran olmuşlardır. her zaman eflatun'u övmek doğru sayılmıştır, anlamak değil. zaten büyük adamların ortak yazgısı budur...'' *
    * gerçekte eflatun, bazı felsefe tarihçilerine göre, seçkin bir azınlığın yönetimini yani oligarşiyi desteklemektedir.
    * eflatun'a göre devleti yönetenler bilge kişiler olmalıdırlar.
    * bilge olmanın ön koşulu ise, matematik öğrenmektir.
    * eflatun'a göre olgusal ve edimsel olan iki ayrı dünya vardır. olgusal dünya, idealar. edimsel dünya ise, bu ideaların gölgeleri olan fenomenlerdir.
    '' mağara betimlemesiyle ünlü olan eflatun'a göre insan bu dünya da elleri kolları bağlı bir tutuklu gibi yaşamaktadır. yaşadıkları mağarada sadece tek bir yöne bakmakta olan insanların arkalarında, bir ateş yanmaktadır. önlerinde ise bir duvar vardır. bu durumdaki insanların gördükleri tek şey, arkalarındaki nesnelerin duvara yansıyan görüntüleridir. doğal olarak insanlar, nesnelerin sadece aldatıcı görüntüleri olan bu gölgeleri gördükleri için, onları gerçek sanırlar. bu görüntülerin kaynağı olan nesnelerin gerçek özelliklerine ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. eğer, tutuklulardan biri bu mağaradan kaçarsa, gün ışığına çıkar ve ilk kez gerçek nesneleri görür. ancak o zaman daha önce gördüğü gölgelerin gerçeği yansıtmadığını anlar. gerçeği gören adam, filozof yapılı biriyse, mağaraya dönerek oradakilere gördüklerini anlatır. fakat mağaradaki insanlar, bu adama inanmakta güçlük çekerler. diğer yandan gün ışığında mağaraya giren adam, gölgelere başka bir gözle baktığı için arkadaşlarının eskiye oranla daha aptal olduklarını düşünür. işte bu dünyada da bilge bir adamın, yaşadığı sorun, mağaranın içinde başını arkaya çevirme gücünden bile yoksun olan insanlara, gerçeği anlatmaktır.''
    eflatun'a göre insanlar bir zamanlar idealar aleminde yaşamıştır. o zamanlarda insan, her şeyi biliyormuş fakat dünyaya gelince, bütün bildiklerini unutmuştur. ruhun ölümsüz olduğunu savunan eflatun, insanı iki ayrı dünyanın üyesi olarak garip bir ara konumda görür.
    *buna göre fenomenal dünya, duyular kanalıyla algılanabilir bir dünya iken, idealar dünyası, duyular üstüdür. kısaca olgusal dünya idealardan, fenomenal dünya ise, aldatıcı gölgelerden oluşmuştur. fakat insan dünyaya gelmeden önce öte dünyada (hades'te) yaşadığı için bu aleme ilişkin gerçek bilgilere sahiptir. tek bir farkla ki, bu bilgiler insanın ruhunda, örtülü bir biçimde bulunurlar ve sadece bilgilenme oranında günyüzüne çıkarlar. işte eflatun'un hem ontolojik hem de epistomolojik olarak öngördüğü iki dünya bunlardır.
    *insan her zaman eksiklikten kurtulmak amacıyla çaba gösterir. ancak hiçbir zaman tam bir yetkinlik ve olgunluk düzeyine ulaşamaz. çünkü insan doğal özyapısı gereği eksiklidir.
    *eflatun'a göre tanrı evrendeki en yüksek eksiksizlik ve iyiliktir. tanrı iyi olduğu için dünyaya öncesiz sonrasız olarak vücut vermiştir. tanrı dünyayı bulduğunda, dünyada tam bir düzensizlik ve karmaşa egemendi. o bu düzensizliğe düzen vermiştir. tanrı hiçbir şeyi yokluktan ve ya hiçlikten yaratmaz. evrenin özü maddedir. tanrı ona bir el işçisi ve ya bir mimar gibi şekil verir. tanrı insanın bedenine ruhu yerleştirmiştir. ruha da zekayı koyarak, insanı akıl sahibi bir varlık haline getirmiştir.
    *eflatun'un tanrı anlayışı, tek tanrılı dinlerin tanrı anlayışlarıyla uyuşmuyor.
    ''tanrı insanı eksik bir malzemeden, ancak olabildiğince iyi yapmaya çalışmıştır. fakat yapı ustası yanıcı bir malzemeden yangına dayanıklı bir yapı kuramaz. nasıl ki evrenin bir ruhu varsa, insan da böyle bir ruha sahiptir. evrende olduğu gibi insanın ruhunda da, iyi ve kötünün savaşı vardır. insanın içindeki bencil ve yıkıcı güçler, onun iyileşmesini engeller. sadece iyinin ne olduğunu bilen insan, ona yönelebilir. demekki insanı kötülükten alıkoyan ve onu yücelten tek güç, bilgeliktir.''
    *bireyin yaşamda yükümlülüklerini yerine getirmede içine düştüğü başarısızlıktan, tanrı değil insan sorumludur. bu anlayış açıkça insanda bir istenç özgürlüğü bulunduğu görüşüne dayanmaktadır. eflatun bu düşüncesini ''phaidos'' dialoğunda şöyle anlatmaktadır:
    ''insan ruhu bu dünyadan önce hades'te bulunduğu için, idealar dünyasının gizemine sahiptir. fakat insan daha sonra dünyaya inmiş ve ruh eksikli bir bedenle yaşamak zorunda kalmıştır. dolayısıyla bedenin istek ve tutkuları, ruhun bütünlüğünü parçalamıştır. ruh üç bölümden oluşmaktadır.
    1-ruhun idealara yönelmiş olan akılcı bölümü ''logistikon'' adını alır.
    2-istek
    3-tutku
    bu istek ve tutkulardan bir kısmı akla uygun, erdemli, güçlü ve soylu; diğeri ise sıradan, akıldışı, bencil ve yıkıcı amaçlara dönüktür. birincisi beyaz bir ata benzer. insan bu iki ayrı atın, ayrı ayrı yönlere çektiği arabanın üstündedir. burada sürücü yerinde oturan insanın seçimleri, arabanın yönünü belirler. eğer araba yağız atın çektiği yöne giderse, insan şehvetin ve ilkel hazların kölesi olur ve kötüleşir. beyaz atın çektiği yöne giderse, tanrısal bilgilere, erdeme ulaşır ve yücelir.''
    *bazı insanlar, taşıdıkları zihinsel ve ruhsal özellikler nedeniyle diğerlerinden daha üstündürler. eflatun bu sözüyle açıkça şunu söylemek istiyor: ' insanların büyük çoğunluğu doğanın yalnızca seçkin bir azınlık için bahşettiği bilgelikten yoksundur.'
    *eflatun'a göre insan, devlet olmadan yaşayamaz. devlet, toplumsal yaşamı düzenleyen ve iyileştiren organdır. insanların daha mutlu ve erdemli olması için, devletin güçlü olması gerekir. devlet insanın eksikliğini ve güçsüzlüğünü giderir.
    *eflatun halkı; koruyucular, savaşçılar ve zanaatçılar olarak üçe ayırır.
    koruyucular, iyi eğitimli , bilge kişilerdir ve doğal olarak devleti yönetme sorumluluğu onlara aittir.
    savaşçılar, yüreği yiğitlikle dolu, özverili askerlerden oluşur. görevleri devletin bütünlüğünü ve sürekliliğini sağlamaktır.
    zanaatçılar, yasa koyucuların buyruklarına uymaktan başka hakları olmayan insanlardır. görevleri koruyuculara boyun eğmek ve her koşulda hizmet vermek için hazır olmaktır.
    *devlet bütün yurttaşlarına eğitim olanağı sağlamalıdır.

  • seytaninfisildadiklari

    devlet adlı yapıtı günümüz siyasi tarihine çığ gibi çökmelidir.sokratesin hayatını onun yazdıkları sayeside öğreniriz.

    (bkz: sokratesin savunması)

    1
  • lethee

    sokrat'ın öğrencisi, aristo'nun hocasıdır.

  • missisipi

    --spoiler--

    karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla affedebiliriz. hayattaki gerçek trajedi yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır.

    --spoiler--

    böyle doğru bir laf.
    hayrandım, bir kez daha hayran oldum kendisine.

    3
  • bulutatapangun

    amansız bir kadın düşmanı olan ve kadınların ortaklaşa kullanılmasını öneren -devlet- adlı kitabın yazarı olan filozoftur.
    kendisi sokrates'in öğrencisiydi.
    ismi yunancada geniş göğüslü manasına gelir.

    1
  • ruyapeccatrix

    şimdi, bu platon'u çok karıştırmışlar. evet. hakkaten.

    devlet diyaloğundan mütevellit, felsefeciler arasında bir görüş birliği vardır platon'a dair. "platon, takliti sevmez!" ama peki ya symposion ve iondaki söylemler ne olacak amk?

    şimdiks, platon'un diyalogları dönem dönem ayrılıyor ya hani... devlet diyaloğundan daha önceki diyaloglarda sanata dair görüşleri daha ılımlı dolayısıyla. yaşlandıkça huysuz bir ihtiyar oluvermiş. ayrıca devlet içerisinde ideal devletten bahsettiği içün, sanatı da idealize etmek istemiş tabi.

    sanata dair, platon'un ne söylediğine genel olarak bir yorum yapacak olursak şunu söyleyebiliriz: apollon ve dionyssos çatışkısı mevcut bunda da. sanatı (ki o zamanlar daha çok şiir ve müzik için sanat denir, zanaat dışında) diozonik olandan kurtarıp logosla temellendirmek çabasında hep. idaları taklitle oluşturulan sanat daha ulvi bu yüzden.

    bir de şu var, benim çıkarımımdır bu: erken dönemde sanatta mertebe olarak üstte yer alan poesis (ï€î¿î·ïƒî¹ï‚) yani yaratma ile olgunluk döneminde ise tekhne (ï„îµï‡î½î·) yani bir model alarak yaratma ile yapılandır.

    ayrıca devlette, şiddetle taklit olana karşı çıkar bu. daha önceleri yi bir taklitçi olduğunu söylediği homerosu itin götüne sokar. zira kendisi şiirinde kendini gizlemiştir. bu yapılmaması gerekendir. ama gelin görün ki platon'un yaptığı da hep budur. sokrates'in ağzından aktarır hep söylemek istediklerini.

    çelişkilerine yumulduğumun adamı işte. (bunu tanım da sayabilirsiniz. öperim)

  • ruyapeccatrix

    yıh yıh yıh. benim atarlı sevgilim. ne tatlı bi feylozofsun sen yahu!

    çelişik adamdır. bu yüzden erotiktir. fakat işin en erotik kısmı platon çevrilerinde saklıdır efenim.
    bildiğiniz üzre, diyaloglar halinde yazar platon. sokrates biriyle konuşur. sohbet muhabbet derken, ironiler havalarda uçuşur.konu gelir felsefi bir noktaya. sokrates sikertir ve diyalog biter. evet, hep böyledir.

    diyaloglar arasında beni benden alan kısım ise aşağıdaki örnek gibidir:
    sokrates:s
    menon: m

    s: sen ve o, empedokles'in akıntılar kuramına inanırsınız değil mi?
    m: bütün kalbimizle.
    s: akıntıların kendilerine varıp, kendilerinden yol bularak geçtikleri gözeneklerin varlığını da kabul edersiniz?
    m: evet.
    s: akıntıların bazıları, gözeneklerin bazılarına uyarlar, buna karşın bazıları oldukça kalın ya da ince olur.
    m: tastamam doğru.

    yıh yıh yıh. tastamam! tastamam lan... böyle pekiştirmeye var ya, ölürüm ben. ayrıca sokrates'in iki sayfa boyu konuşup karşısındakinin cevaben sadece evet, hayır, tastamam doğru gibi kısa cümleler kurması da beni çılgına çevirir hep.

    en okunası felsefi yazıları yazdı bu platon. her yerinden öpesim var bu sebeple. muk muk muk... muk.
    hüprizeyn!

    1
  • huma

    rüya görmesiyle ünlü filozof. o devirde rüya görmek insana ün kazandırırdı. eflatun o kadar çok rüyalarından bahsedermiş ki öğrencilerinden biri onun felsefe dersi sonunda " sonra uyanıverdiniz değil mi üstad" demiş.

  • gozlerim sigmiyor yuzume

    "gözlerin olmadan da göremez misin?"

  • akaki

    savunmayı ve devlete kaleme almıştır.devlet socratesi öldürmeyen devlettir.o kadar etkilenmiştirki ana karaktere socrates ismini vermiştir.

    akedemosun kurucusudur.

  • spinoza

    devlet adlı eserinden alıntı:

    ― şimdi dedim, insan denen yaradığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım: yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. önce boydan boya ışığa açılan bir giriş… insanlar çocuklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. ne kımıldanabiliyor, ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasında koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. böyle bir yeri getirebiliyor musun gözünün önüne?

    ― getiriyorum.

    ― bu alçak duvar arkasında insanlar düşün. ellerinde türlü türlü araçlar, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylere benzer kuklalar taşıyorlar. bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. gelip geçen insanların kimi konuşuyor, kimi susuyor.

    ― garip bir sahne doğrusu ve garip mahpuslar!

    ― ama tıpkı bizler gibi! bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakini nasıl görürler. ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi?

    ― ömürleri boyunca başlarını oynatamadıklarına göre, başka türlü olamaz.

    ― bölmenin üstünden gelip geçen bütün nesneleri de öyle görürler.

    ― şüphesiz.

    ― şimdi bu adamlar aralarında konuşacak olurlarsa, gölgelere verdikleri adlarla gerçek nesneleri anlattıklarını sanırlar, değil mi?

    ― öyle ya.

    ― bu zindanın içinde bir de yankı düşün. geçenlerden biri her konuştukça, mahpuslar bu sesi karşılarındaki gölgenin sesi sanmazlar mı?

    ― sanırlar tabi.

    ― bu adamların gözünde gerçek, yapma nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz ister istemez, değil mi?

    ― ister istemez.

    ― şimdi düşün: bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse, ne yaparlar? mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. bütün bu hareketler ona acı verecek. gölgelerini gördüğü nesnelere gözü kamaşarak bakacak. ona demin gördüğün şeyler sadece hoş gölgelerdi, şimdiyse gerçeğe daha yakınsın, gerçek nesnelere daha çevriksin, daha doğru görüyorsun, dersek; önünden geçen her şeyi birer birer ona gösterir, bunların ne olduğunu sorarsak n eder? şaşırakalmazmı? demin gördüğü şeyler, ona şimdikilerden daha gerçek gibi gelmez mi?

    ― daha gerçek gelir.

    ― ya onu aydınlığın ta kendisine bakmaya zorlarsak? gözlerine ağrı girmez mi? boyuna başını bakabildiği şeylere çevirmez mi? kendi gördüğü şeyleri, sizin gösterdiklerinizden daha açık, daha seçik bulmaz mı?

    ― öyle sanırım.

    ― onu zorla alıp götürsek, dik ve sarp yokuştan çıkarıp, dışarıya, gün ışığına sürüklesek, canı yanmaz, karşı koymaz mı bize? gün ışığında gözleri kamaşıp bizim şimdi gerçek dediğimiz nesnelerin hiçbirini göremeyecek hale gelmez mi?

    ― ilkin bir şey göremez herhalde.

    ― yukarı dünyayı görmek isterse, buna alışması gerekir. rahatça görebildiği ilk şeyler gölgeler olacak. sonra, insanların ve nesnelerin sudaki yansıları, sonra da kendileri. daha sonra da, gözlerini yukarı kaldırıp, güneşten önce yıldızları, ayı, gökyüzünü seyredecek.

    ― herhalde.

    ― en sonunda da, güneşi; ama artık sularda, ya da başka şeylerdeki yansılarıyla değil, olduğu yerde, olduğu gibi.

    ― öyle olsa gerek.

    ― işte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. bütün görülen dünyayı güneş düzenler. mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir.

    ― bu değişik görgülerden sonra, varacağı sonuç bu olur elbet.

    ― o zaman ilk yaşadığı yeri, orada bildiklerini, zindan arkadaşlarını hatırlayınca, haline şükretmez, orada kalanlara acımaz mı?

    ― elbette.

    ― ya orada birbirlerine verdikleri değerler, ünler? gelip geçen şeyleri en iyi gören, ilk veya son geçenleri, ya da hepsini en iyi aklından tutup, gelecek şeylerin ne olabileceğini en doğru kestirmenin elde ettiği kazançlar? mağaradan kurtulan adam artık onlara imrenir mi? o ünleri, o kazançları sağlayanları kıskanır mı? o boş hayallre hilleus gibi, "fakir bir çiftçinin hizmetinde uşak olmayı", dünyanın bütün dertlerine katlanmaktan bin kere daha iyi bulmaz mı?

    ― bence bulur; her mihneti kabul eder de bir daha dönmez o hayata.

    ― bir de şunu düşün: bu dediğimiz adam yeniden mağaraya dönüp eski yerini alsa; gün ışığından ayrılan gözleri karanlıklara dayanabilir mi?

    ― dayanamaz.

    ― daha gözleri karanlıklara alışmadan, ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirlerden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinde tartışmak zorunda kalsa herkes gülmez mi ona? yukarıya, boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi? bu adam onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca, ellerinden gelse, öldürmezler mi onu?

    ― hiç şaşmaz, öldürürler.

    ― şimdi, sevgili glaukon, bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. görünen dünya mağara zindanı olsun. mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. benim nereye varmak istediğimi merak ediyordun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. insan onu kolay kolay göremez. görebilmek için de, dünyada iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. insan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.

    ― anladığım kadarıyla ben de senin gibi düşünüyorum.

    ― peki, şunu da benim gibi düşün öyleyse: iyiye yükselmiş olanların insan işlerini ele almaya istekli olmamaları, hep o yüksek yerlerde kalmaya can atmaları, hiç de şaşılacak şey değildir. benzetmemizi de düşünecek olursak, böyle olması gerekir.

    ― gerçekten öyle.

    ― şuna da şaşmamalı: tanrısal dünyaları seyretmiş bir kimse, insan hayatının düşkün gerçeklerine inince, şaşkın ve gülünç bir hale düşer. karanlıklara alışmadığı, ilkin her şeyi bulanık gördüğü için, mahkemelerde, şurada burada doğrunun gölgeleri, ya da bu gölgelerin yansıları üzerine tartışmalara girip de, doğruluğun kendisini hiçbir zaman görmemiş olanların yorumlarını çürütmek zorunda kalırsa, herkes yadırgar onu, değil mi?

    ― buna hiç şaşmam.

    ― ama aklı başında olan bilir ki, insanın gözü iki karşıt sebepten, iki türlü bulanır. biri aydınlıktan karanlığa geçişte olur, öbürü de karanlıktan aydınlığa geçişte. onun gibi düşünce de bir şeyi açık seçik göremeyince, buna gülecek yere düşünmeli: acaba daha ışıklı bir dünyadan gelip karanlıklara alışamadığı için mi, yoksa bilgisizlikten aydınlığa varıp aşırı bir parlaklıkla kamaştığı için mi bulanık görüyor göz? birincisi, övülecek, ikincisi acınacak bir haldir. karanlığa alışamayan göz, ışıklı bir dünyadan geliyor demektir. ona gülersek, gülünç oluruz. ötekineyse hakkımızdır gülmek.

    ― bu ayırma pek yerinde.

    ― bütün bu söylediklerimiz doğruysa, onlardan şu sonucu çıkarabiliriz: eğitim birçoklarının sandığı şey değildir. onlara göre eğitim, bilgiden yoksun bir ruha bilgi koymaktır. kör gözlere görme gücü vermek gibi.

    ― öyle derler gerçekten.

    ― oysa ki, bizim konuşmalarımız da şunu gösteriyor: her ruhta bir öğrenme gücü ve bu işe yarayan bir örgen vardır. gözün karanlıktan aydınlığa çevrilmesi için nasıl bütün bedenin birden dönmesi lazımsa, bu örgenin de bütün ruhla birlikte geçiçi şeylere sırtını dönüp varlığa bakabilmesi, varlığın en ışıklı yönüne, "iyi" dediğimiz yönüne çevrilebilmesi gerekir, değil mi?

    ― evet.

    ― eğitim, ruhun bu gücünü, "iyi"den yana çevirme ve bunun için en kolay, en şaşmaz yolu bulma sanatıdır. yoksa ruhta görme gücünü vermek değil; çünkü güç onda kendiliğinden vardır; ama kötü yöne çevriktir. bakılmayacak yana bakmaktır. eğitim onu yalnız iyi yana yöneltir.

    ― bana da öyle geliyor.

    ― şimdi ruhun öteki güçlerini beden güçlerine eş sayabiliriz; çünkü bu güçler ilkin eksik de olsa, çalışmayla, alışmayla elde edilebilir. ama, düşünme gücü bir başka türlü güçtür. tanrısal bir şeyler vardır onda. bu güç hiçbir zaman yok olmaz; ancak, ona verilen yöne göre ya yararlı ve kârlı olur, ya da yararsız ve zararlı. belalı dediğimiz haydutlara dikkat etmişsindir. kafaları ne kadar iyi işler, ardına düştükleri şeyleri ne kadar iyi görürler. görüşleri keskindir ama, kötülüğün emrine girmiştir. onun için de ne kadar keskin görüşlü olurlarsa, kötülükleri de o kadar büyük olur.

    ― doğru.

    ― şimdi diyelim ki, tabiatın böyle yarattığı bir ruhu daha çocukluktayken değiştiriyoruz. zevklerin, keyiflerin, heveslerin, türlü isteklerin ruha sardığı, zamanla geliştirdiği ağırlıkları kesip atıyoruz. bunlardan kurtulan ruhu doğrudan yana çeviriyoruz. o zaman bu ruh kimde olursa olsun, eğrilikleri gördüğü açıklıkla doğruluğu da görecektir.

    ― haklısın.

    ― şunda da haklı değil miyim: bütün bu söylediklerimize göre, ne eğitimsiz, bilgisiz insanlar, ne de ömürlerini bilgi yoluna koyanlar devleti yürütmeye elverişlidir. birinciler yaptıkları işlere yön verecek bir ülküleri olmadığı için, ikinciler de devlet işlerine karışmak istemeyecekleri için; çünkü onlar, dünyada bulunabilecekleri mutlu ülkeyi bulmuş sayarlar kendilerini.

    ― doğru.

    ― öyleyse, seçkin insanları en yüksek saydığımız şeyin bilgisine doğru yöneltmek, onları karanlıklardan ışığa çıkarmak, devletin kurucuları olan bizlere düşer. ama o yüce kata yükselip de iyiyi doyasıya seyretmiş kimseleri bugünkü gibi kendi hallerine bırakmayalım.

    ― ne demek istiyorsun?

    ― yukarıda durakalmasınlar, mağaradaki mahpuslar arasına dönsünler, onların işlerini üzerlerine alıp, verecekleri mevkileri, şerefleri, küçümsemesinler.

    ― ama bunu yapmakla, haklarını çiğnemiş, onları düşkün bir hayat sürmeye zorlamış, daha mutlu bir durumdan ayırmış olmaz mıyız?

    ― unutuyorsun ki dostum, kanunların kaygısı birtakım yurttaşlara ötekilerden üstün bir mutluluk sağlamak değil, yurttaşları ya inandırarak, ya zorlayarak birleştirmek, her birine toplum içinde görebileceği iş payını aldırmak, böylece bütün toplumu birden mutluluğa götürmektir. devlet seçkin yurttaşlar yetiştirmeye uğraşıyorsa, bu onların keyiflerince yaşayıp, dilediklerini yapmaları için değil, devlet düzenini sağlamlaştırmaya yardım etmeleri içindir.

    ― doğru, bunu unutmuşum.

    ― şunu unutma ki, glaukon, biz de kendi yetiştirdiğimiz filozoflara karşı haksız davranmayacağız; durumlarını değiştirip, başkalarına bekçilik etmelerini isterken, haklı sebepler göstereceğiz onlara. şöyle diyeceğiz: öteki devletlerde filozofluğa yükselen kişilerin politika gürültülerine karışmamaları anlaşılır; çünkü onlar, devletlerinin isteğine aykırı olarak kendi kendilerini yetiştirmişlerdir. insan kendi kendini yetiştirip de ekmeğini kimseye borçlu olmadı mı, hiç kimseye de hesap vermek zorunda değildir. ama, biz sizi kendi yararınız için olduğu kadar, devletin yararı için, arı kovanlarındaki beyler gibi olmanız için, yetiştirdik. size öteki filozoflardan daha geniş,daha olgun bir eğitim verdik. sizi, felsefeyi devlet işleriyle uzlaştırabilecek bir hale getirdik. siz de sırası gelince, başkalarının oturduğu yere inmek, karanlık köşelere gözlerinizi alıştırmak zorundasınız.karanlığa alışınca, siz onlardan bin defa daha iyi göreceksiniz. çünkü, güzelin, doğrunun, iyinin gerçek örneklerini görmüş olduğunuz için, karşınıza çıkan her yansının aslını bileceksiniz! böylece bizim devlet düzenimiz sizin için de, bizim için de gerçek bir varlık olacak; bugünkü devletlerin çoğunda olduğu gibi, bir rüya değil. bu devletlerin başındakiler, gölgeler üstüne birbiriyle cenkleşmede, sanki başa geçmek büyük bir nimetmiş gibi,kim başa geçecek diye birbirlerini yemektedirler. doğru olansa şudur: bir devlette başa geçenler, başa geçmeyi az isteyenler oldu mu, dirliğin de, düzenin de en iyisi olarak var demektir. baştakilerin böyle olmadığı yerdeyse tam tersine ne dirlik vardır, ne düzen.

    1
  • callisto

    (bkz: platoon)

  • kadehiylekonusanadam

    atina'da kurduğu akademini okulunun kapısına "geometri bilmeyen giremez" yazan filozof.

  • levye

    " karanlıktan korkan bir çocuğu, kolaylıkla hoş görebiliriz.
    yaşamdaki asıl trajedi;
    yetişkinlerin, aydınlıktan korkmasıdır "

    3
  • bayan nihayet

    (bkz: platon'a göre sanat)

  • sorduk mu

    siyasetle uğraşmanın cezası, sizden daha aptal olanlar tarafından yönetilmektir. *

  • red john

    ''bizler sadece kendimiz için doğmadık; aynı zamanda varlığımızın bir parçası ülkemize, bir parçası ailemize, bir parçası da dostlarımıza aittir. ancak en büyük parça yaşamın karşımıza çıkardığı durumlar için harcanmalıdır.''

    platon - mektuplar

  • sorduk mu

    "....işte onlar o zamanlar böyle yaşıyorlardı. zenginlik ile yoksulluğun olmadığı bir toplulukta, işte en soylu karakterler bu toplulukta yetişebilir:çünkü ne küstahlık ne de haksızlık, ne rekabet ne de kıskançlık görülüyordu. bu nedenle ve saflık denen şey nedeniyle, iyi insan idiler: çünkü saf oldukları için, güzel ve çirkin olduğu söylenen şeylerin gerçekten öyle olduğunu düşünüyorlar ve inanıyorlardı." * *

    1