the big lebowski

  • apple

    sinema tarihinde çekilmiş en sağlam filmlerden. konusu süper değildir, çok ilginç şeyleri anlatmaz. ama hayat felsefesl edinilebilecek bir filmdir. izleyen kişi için "hayatımın filmi" ünvanını alabilen filmlerdendir.

  • klea

    (bkz: coen kardeşler)

  • gereksiz yazar

    dünyanın en gamsız adamının hikayesi.

  • perakedisi

    uzun süredir izlediğim en komik filmlerden. coen kardeşlerin büyük bombası.
    çulsuz ve tembel hayat modunda bir yaşam süren jeff lebowski isim benzerliği bulunduğu milyoner jeff lebowski nin mailkanesine bok varmış gibi gidince hayatı degisir.

    filmden aklımda kalanlar canımın white russian cektigi ve ağzımın filmlerdeki küfürlerden dolayı baya bozulduğudur. filmde 5498454941 kere falan fuck kelimesi geçer herhalde.
    ha birde,
    (bkz: dude)

  • deepthroattoyouall

    william shakespeare yazsaydı nasıl olurdu? cevabının bulunduğu film.

    http://runleiarun.com/lebowski/

  • kam

    enteran bi' nokta, jeff film boyunca bir kere bile labutlara o bowing topunu atmaz.

    --spoiler--

    ayrıca, o arabayla takip sahnesi nasıl bir sahnedir, sigarayı * atmaya çalışıpta kapalı camdan geri sektirip kaza yapmak nasıl bir kabiliyettir.

    --spoiler--

    1
  • ash

    coen kardeşlerin en iyi filmlerinden biridir. başrolünde jef bridges'ın oynadığı fil kült mertebesine de ulaşmıştır. dünya üzerindeki en vurdumduymaz en rahat ne umursuz en salaş karakterdir. kesinlikle izlenmelidir.

  • sihirbaz merlin

    ayık kafayla izlenmemesi gereken filmdir.

  • jhonny

    coen kardeşlerin 1998 yapımı filmidir. oldies but goldies mertebesine çoktan yükselmiş filmdir. *, *, sanatsal bowling sahneleri olan, diyalogları ile insanı göbeğinin ortasından yaran bir filmdir. yaklaşık iki yüz kırk kere fuck kelimesi kullanılır film boyunca. izlemeden önce bilinmesi gereken önemli bir detaydır. ve tabiki şunu da eklemeden olmaz;

    (bkz: you are entering a world of pain)

  • 1988

    lebowski: kahrolası halı odayı dolu gösteriyordu dostum!
    walter: senin kahrolası halındı ahbap.
    dan: ahbapın halısına ne olmuş walter?
    walter: danni kapa çeneni! kahrolası deve seviciler senin halını çaldılar ahbap.
    lebowski: benim kahrolası halım..
    walter:lanet halı senindi ahbap.
    lebowski: kahrolası halı odayı dolu gosteriyordu..


    bu diyalogla ne halıymış dedirten eğlenceli film, izlenmeli.

    1
  • jimbo

    çok içerdi.

  • venus sinek kapani

    shut the fuck up cümlesi ile walter ı sevmeme neden olan filmdir. donny ölmese iyiydi.

    2
  • perceneige

    konusu:
    herkesin dude diye hitap ettiği jeffrey lebowski günün birinde iki gagnsterin evine girip tartaklayarak borcunu ödemesini istemeleri üzerine bir başka lebowski nin daha aynı şehirde yaşadığını anlar. evine giren gangsterlerin odanın görünüşünü tamamlayan halısına işemelerine içerleyen dude, kirlenen halısını tazmin etmek için diğer lebowski nin yanına gider. bu ziyaret sonucunda işssiz dude para kazanabileceği bir iş sahibi olmuştur. sadece lebowski nin karısını kaçıranlara verilecek fidyeyi söylenen yere bırakması onu zengin bir adam yapacaktır, ancak bu plan düşünüldüğü gibi işlemeyecektir.

  • puslu hava radyosu

    ya böyle geyik filmi gibi bişey işte güzeldir fena değildir...hani arkadaşlarla toplanılsa bi film çekelim desek buna benzer bişeyler çıkarırız ortaya...onun dışında yaa lebowski bu kadar eddie vedder a benzeyen bir insan görmedim...

    1
  • kafka kafa

    yılda 734543546 defa izlediğim film. izledikten sonra ne dert kalır ne keder. bir şehir efsanesine göre de yeryüzünde bu filmi izleyip de beğenmeyen yokmuş.

  • cartmantr

    dünyanın en boş adamlarını anlatan en güzel filmlerden biridir. kadrodan tek bir isim iyiydi demek diğer isimlere ayıp olacaktır ama john turturo kendini aşmıştır bu filmde.

    (bkz: mark it zero)

  • kadin kismisi cok yazmaz

    -bana boş adam de ali! isimli gecelerin, güzel kafalı ve evin yolunu şans eseri bulmadan önce kaldırımda yatan evsize
    -orası rahat mı ağabey? diye soran adamlarına atfen yapılmış filmlerden biri.boşadam filmi.

  • barfiks ceken din ogretmeni

    98 yapımı müthiş eğlenceli coen kardeşler yapımı film

    bohem yaşam tarzının nasıl süpersonik bir tarz olduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır

    ayrıca;(bkz: white russian)

  • at avrat braveheart

    tam anlamı ile zaman kaybı olan bir film.

    o kadar çok övdüler ki filmi, haliyle merak ettim ve izledim. baştan sona çok sıkıcı bir film yahu, hep bir şey olucak da filmi kurtaracak diye beklerken, hiçbir bok olmayıp, öylece biten bir film.

  • kullanmiyorum abi

    evet yaşam tarzı,hayat felsefesi edinebilecek bir film fakat inanılmaz derecede sıkıcı bir film.zaman kaybı diyemem.sonuçta başarılı bir film.film komedi kategorisi altında geçtiği için benim beklentilerim biraz farklıydı.aslında filmin kategorisine tam olarakta komedi diyemeyiz.bazı filmler vardır çok büyük beklentiler ile izlenmemesi gereken.bu film onlardan biridir.

  • burrito

    birisi bana en sevdiğim filmi sorsa net bir cevap veremem ama 3 film sayacak olursam biri mutlaka bu olur.

    bu filmi sevmeyen insanları şöyle bir düşündüğümde sinema kültürü ve espri anlayışı geniş olmayan insanlardan oluştuklarını fark ettim. evet arkadaş bu kadar netim; bu filmi sevmeyen adam bildiğin sığır, espri anlayışı kıt ve de alınganın tekidir.

    mesela bowling salonunda smokey ve walter arasında yaşanan ''çizgi'' tartışmasını izlerken tepkisiz kalan, hatta ''adam tetiğe basacak galiba lan.'' türü gergin bakışlarla izleyen insanlar tanıyorum amk. gerçi bir yandan da haklı. adam amerikan pastası, mr. bean -onlar da gayet komikti bu arada.- tarzı absürt komedilere alışmış, karakter komedisini görünce doğal olarak birden afallıyor sığır.

    ya arkadaş filmin komik olan tek sahnesinin sondaki ''kül dökme'' sahnesi olduğunu söyleyenler bile duydum. şimdi bunları döver misin sabaha mı bırakırsın?! neyse, sinirlendim bir kan çıkmadan buna son veriyorum.

    1
  • seedofcorruption

    "the big lebowski. sarsıcı, yıkıcı bir film. içinde yaşadığımız dünyanın 2 saate sığdırılmış konsantre bir özeti. o kadar konsantre ki, film bittiğinde yarattığı patlamanın tesiri izleyiciyi darmadağın ediyor. dünyadan aldıklarını, kendi yarattığı dünya içinde yeniden gözler önüne sererek, yine bizi bize gösteren büyülü bir film. hoş, aslında her sanat eseri biraz bunu yapar. coen biraderler the big lebowski filmiyle, bir sanat eserine atfedilen ‘büyüklüğü’ yaşamın orta yerinden geçen omurgaya sımsıkı sarılarak yakalıyorlar. böylelikle film, bu omurganın asalakları olan tüm yaşama ait kavramları yüksek bir ustalıkla işleyerek, izleyicisine, onun hayattaki rolünü ve durduğu yeri sorgulatan mükemmel bir anlam bütünlüğüne erişiyor.

    filmde karakterlerin çok sıkı fakat derinleştirilmeden işlenmiş oluşu, olan bitenleri gündelik yaşamın birer kesiti olarak izleme olanağı sunuyor. film kendisini, gerçekleşen karmaşık olayların karakterler arasında neredeyse eşit etkileşim/bağlantılarla dağılımıyla ‘dude’un başına neler gelecek acaba?’ ekseninde izlenme tehlikesinden başarıyla sıyırıyor. olaylar zinciri izleyenin zihnini karıştırır gibi olduğu anlarda dude’un ve diğer karakterlerin farklı repliklerle yinelediği ‘it's a complicated case’ benzeri cümleler izleyicinin yardımına koşuyor, ve onu filmi ‘gerçek’ bir zemine oturtma kaygısından sıyırarak, olan-biteni ‘sadece izlemesini' öğütlüyor. the big lebowski, ‘gerçeği’ arayanları en başından beri kendi sürreal dünyasına davet ediyor.

    film, çölde rüzgarla sürüklenen bir çalı yumağını takip eden görüntüler üzerinde bir anlatıcının sesinden ‘the dude’un (jeffrey lebowski) hikayesiyle açılıyor. çöl - los angeles ve deniz kıyısı rotasını izleyen çalı, bize filmin akışı hakkında çok önemli ipuçları veriyor. doğal ve kurak bir yaşamdan (sanayileşmemiş/modernleşmemiş/kötü işlenmiş/vahşi batı/köy toplumu) başlayarak, los angeles caddelerine (modern dünyaya) oradan da denize (özgürlük, gerçek değil asıl yaşam) ulaşarak son bulan minik bir gezinti...

    dude’la tanışıyoruz. bir süpermarkette (deniz kıyısı planının hemen ardından, izleyicinin karşısına çıkan ürünler, markalar, modern yaşam; los angeles) oldukça salaş ve rahat giysiler içindeki dude’un (moda karşıtı, umursamaz, just a ‘dude’) 0.65$ için çek yazarak bir karton süt alışına tanık oluyor ve çok kısa süre içinde dude karakteri hakkında oldukça fazla bilgiye sahip oluyoruz. anlatıcının dude’un bir ‘anti-kahraman’ olduğuna yaptığı vurgu/övgü (‘cause what’s a hero?’ starlık (stardom), hayranlık (fandom) ve kahramanlık/rol-modellik kavramlarına olan bu kısa sorgu filmde daha da derinleştiriliyor) ve kasiyer kızın dude’un kılığını/varlığını yadırgayan bakışları televizyondan gelen * ise tüm bu sıradanlığın arkasında/gizli insan yapımı (human-made) bir düzenin olduğunu anlatıyor. bowling salonu, diğer bir ifadeyle, filmin başındaki çalının yola çıktığı çöl olmuş oluyor.


    filmde en önemli rolü üstlenen ‘* ise halk kanadının diğer bir üyesi, dude ve walter’ın arkadaşıdır. dooney, sürüleşmenin ve korkaklığın getirdiği ahmaklaşmanın sembolüdür. son derece saf ve iyi birisi olmasına rağmen bunlar bu düzen içinde hayatta kalabilmesi için yeterli değildir. dooney, sistem karşısında kendisini geliştirememiş olmanın, rasyonel düşünceden uzak oluşunun faturasını authoban grubu üyeleriyle bir kavga sırasında (faşizm) hayatıyla öder. varlığı, ancak öldüğünde hissedilir.

    bu üç karaktere bakarak, sergio leone’nin (gbkz: the good, the bad and the ugly) filmine de bir gönderme olduğunu söyleyebiliyorum. bu filmde ‘halk tarafından’ yok edilerek cezasını çeken karakter ‘the bad’ olurken, the big lebowski’de belki de en ‘iyi’ olan dooney yok edilen karakter oluyor. sistem için ‘the bad’ olan dude ise hayatta kalıyor. iki filmi tersten bir mukayeseye sokabiliyorum.
    maude’nin adamlarıyla dude’un evine yaptıkları baskın sırasında dude’un bir yumrukla bayıltıldığında gördüğü rüyada dude, maude’yi jeffrey’in malikanesinden aldığı ve üzerinde uzanmakta olduğu halının üzerinde uçarken görür. kendisi de, uçarak değil yüzerek (ıslaklık-seks), kendisini takip etmektedir. maude’den hoşlandığı ve o anki halinden de epey hoşnut oluşu suratındaki ifadede açıkça görülür. ardından bir anda elinde beliren bowling topunun ağırlığıyla yere/karanlığa hızla düşüşü ve yüzünde oluşan panik ifadesi öncelikle maude’yle arasındaki sınıfsal ayrımın bilincine erişine (zengin kız-fakir erkek), sonrasında maude’nin kendisini ‘öpmesi’ ile yaşadığı ejekülasyon sonrası depresyona ve maude’nin ‘işini bitirip çekip gitmesine’ işaret eder. bu okuma ilk bakışta anlamsız gözükse de, yaşanan cinselliğin sembolik daha doğrusu yarı-gerçek olmasıyla anlam kazanır. başka türlü dude’un maude’nin evine yaptığı birinci ziyarette, sperm kontrolüne gönderilmesi bir açıklığa kavuşamaz. koyu bir ‘feminist’ olan maude, diğer ifadeyle ‘erkeğe eş değer’ bir figür olan maude, baygın halde yatan dude’u ‘öpmeden’ oradan ayrılmış olamaz. dude’un büyük penisine hayran olmuş, ve ondan bir çocuk sahibi olma ihtirasına bürünmüştür. bununla beraber, dude’un penisine söz geçirememesini yeniden hatırlar ve bowling oynayanların neredeyse tamamının erkek olduklarını da buna eklersek, feminizm vs. erkek egemen dünya bahsinde oldukça sıkı bir açılıma varırız...


    ilk ‘rüyasında’ sadece maude tarafından öpülen dude’un ‘büyük namı’ kulaktan kulağa yayılmıştır. porno film yapımcısı treehorn’a yaptığı ziyaret sırasında gelen telefonda dude’un kendisine ‘borcunu’ penisiyle ödeyebileceği bilgisi ulaşır (arayan yüksek ihtimalle maude’dir, rüyada da yer alır). treehorn’un gözleri parlar. bu rüyada dude artık dude değil ‘the dude’dur. porno yıldızı yapılmış ve yüzlerce kadına ‘öptürülmüştür’.

    bu iki rüyayı destekler nitelikte üç metafordan daha bahsetme gereği duyuyorum:

    1- özel dedektif brother shamus:
    bunny’nin ailesi tarafından dude’u izlemekle görevlendirilmiş özel dedektif brother shamus ve filmde kovboy kostümüyle görünen anlatıcının dude’a: ‘bir şey söylememe izin ver. tarzına hayranım. her taraf adına da oynuyorsun.herkesi idare ediyorsun. mükemmel bir işçilik.' + (v: anlatıcı: 'do you have to use so many cuss words?’ demeleri esasen tüm bu olan bitenler sırasında dude’un mütemadiyen ‘öpüldüğünü’ ve ünlü bir porno yıldızı yapıldığının altını çizer. dude, bu sözlere bir anlam veremez çünkü kendisinin düştüğü bu durumdan bi'haberdir... dude, ‘bilinçsiz’ (unconscious) ve oldukça da ünlü bir porno yıldızıdır.

    2- white russian vs. bira:

    film boyunca dude’un elinden neredeyse hiç düşürmediği white russian kokteyli sütle hazırlanmaktadır. süt, beyazdır. dude içkisini hazırlarken sütü koklar. içtikten sonra bıyıklarında beyaz bir süt lekesi kalır. barmenden bir keresinde “give me a caucasian" diyerek white-russian ister. ‘caucasian’ kelimesiyse ‘cocaine’ kelimesine fonetik olarak çok benzemektedir.

    peki bunun bir ehemmiyeti var mı? bana kalırsa var. paul thomas anderson’un boogie nights filminde porno film sektörünün perde arkası tüm çıplaklığıyla anlatılır. bu sektörde ‘cocaine’, motordur. dude’un bilincini yitirdiği anlar sıklıkla white-russian içtiği anlara denk düşerken, threehorn’un elinden içtiği white-russian sonrasındaysa artık tamamen bilinçsizdir. bunun yanısıra white-russian, bu şekilde okunsun ya da okunmasın, filmin sürreal atmosferinin baş oyuncusudur. dude’u diğerlerinden ayrıştıran, dude’un sakin ve soğukkanlı karakteriyle özdeşleşen mükemmel bir art-direksiyon unsurudur. dude, sistemle başını belaya sokmadan önce yalnızca marihuana ve bira içmektedir. sınıflar ayrımı-çatışması ve dude'un 'değişimi' white russian vs bira+marihuana (çiçek çocuklar, 68 kuşağı) ile sembolleştirilir. filmin ‘fan’ları tarafından dude’un resmi içkisi olarak kabul gören ve büyük sempati toplayan white russian, ne yazık ki, dude’un içkisi değildir. filmin de üzerinde durduğu ‘hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ temasını destekleyen trajikomik bir aldanmadır. coen biraderler, bir taşla birçok kuşu vurmuştur...

    3- oje:

    bir sahnede dude, bowling salonunda tırnaklarına oje sürmektedir. dude’dan kesinlikle beklenmeyecek bu hareket bize oje kullanan diğer iki kişiyi anımsatır: bunny lebowski ve jesus. burada oje, çok öpülenlerin bir alameti farikası ve ‘zorla benzeşmek’ kaygısı (moda, marka tutkusu vb.) olarak yorumlanabilir. dude oje sürdüğü esnada, bir porno yıldızıdır.

    the big lebowski’de nihilist olarak nitelenen herkesin aslında nihilistlikle bir ilgilerinin olmadiğini da eklemek isterim. bunlardan jackie treehorn, ki nihilist olduğunu söyleyen dude’dur; porno film yapımcısıdır, yani oligarklardandır. nihilist olduğundan hiçbir şekilde söz edilemez. yine filmdeki karakterlerce nihilist oldukları sanılan authoban adlı eski müzik grubu, yeni porno film oyuncularının durumuysa bunny lebowski’nin durumuna denk düşer. iyi müzik yapmalarına rağmen piyasa müziği yaparak para kazanma hırsıyla sanatlarından ödün veren müzisyenlere benzerler; o kadar öyledir ki, grubun solistinin sevgilisinin ayak parmağını dahi keserler. bizi burada ilgilendiren nokta, dude’un ve arkadaşlarının bu kişileri nihilist sanıyor oluşlarıdır. sebebi de ancak sıkı bir medya eleştirisiyle örtüşebilir. evet; hiçbir şey, göründüğü gibi değildir.

    sosyo-ekonomik açıdan bakalım ya da bakmayalım, film bize bunny’nin sistemin kollarına kendi arzusuyla (conscious) girmiş bir insan olduğunun da altını çizer. devamlı dude’un kaderi de tıpkı fawn kneutson’un bunny lebowski adını alarak iki anlamda da bedenen/fiziken/maddî bütün bir varlığının (existence) kullanılması/becerilmesiyle uyuşur. sistem, tuttuğunu ‘öper’. dude da, ürünleştirilir ve ‘the dude’ olur. yani sistemi en boşlayan/umursamayan/dışında kalmak isteyen kişi dahi, sistemden kendisini kurtaramamakta, bilinçsiz olarak (unconscious) da olsa kendini sistemin çarkları arasında bulmaktadır. ‘bunny’ ile ‘the dude’ arasında hümanizmadan, bilgiden, güzel insan olmaktan doğan bir bilinçlilik ayrımı vardır. bu ayrımdan dolayı sisteme kendisini ‘öptüren’ bunny bunu yalnızca para ve seks uğruna ‘bilinçlice’ yaparken, dude, ‘bilinçsizliğinin’ kurbanı olmakta ve ‘öpülmektedir’. buna da aldırmayanlar, işte onlar gerçek nihilistlerdir, ve her şeye rağmen ‘orada bir yerlerde olduklarını bilmek ve daha da çoğalacaklarını ümit etmek’: güzeldir. (ne diyordu dude: ‘yeah man, the dude abides.’)

    filmin başından sonuna dek kullanılan the big lebowski= jeffrey lebowski=big brother eşleşmesi filmin anlatıcısının kapanış sözleriyle asıl anlamını bulur; ‘big’ ünvanı yüreği de penisi gibi büyük olan dude’a ithaf edilir:

    dude, the big lebowski’dir.


    the big lebowski, anlatıcının filmin başında söylediği üzere, dude’un değil; ‘the dude’un, daha doğrusu 'öpülen dude’un hikayesidir. öyleyse filmin en başında evine gelen iki tane çapulcu gerçekten de jeffrey lebowski’nin koskoca malikânesine baskın için yola çıkmış olabilir mi? akla yatkın değil... dude siyasi geçmişinden dolayı, sistem tarafından oyuna getirilerek öpülmüştür. süpermarkette 0.65$ için çek yazması ve çekin üstüne balina resmi çizmiş olması ve bir sahnede küvette dinlediği albümün adının 'song of the whale' olması, sembolik anlam taşır. 'şüpheli', anarşist bir şahıstır. yok edilmelidir. filmin ana hikayesi budur.

    "sistemler rasyonelleştikçe, insan irrasyonelleşiyor."


    dude ve walter'un, dude'un arabasında buldukları 15 yaşındaki bir çocuğa ait olan ev ödevinden yola çıkarak, çocuğu hırsız sanarak evine gitmeleri ve ardından walter'ın öfkeyle başka birisinin arabasını parçalaması, ve o kişinin de dude'un aracını parçalaması, aslen dude'un tıpkı jeffrey lebowski ile isim benzerliğinden ötürü başına gelenlere benzer. dezenformasyon ve cehalet her zaman kaba kuvvetle ve hayal kırıklığıyla sonuçlanır. ve evet yine: hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

    paranoyak bir yaklaşımla çocuğun babasının bir western dizisi olan branded'in senaristi arthur digby sellers oluşu şöyle de yorumlanabilir: maude'nin dude'a izlettiği filmde olduğu ve treehorn'un da dediği gibi 'porno filmler' oldukça gülünç senaryolara sahiptir. bu yüzden sistem arthur digby sellers'dan dude için sıkı bir senaryo kaleme almasını istemiştir. jeneriği western karakterlerle hazırlanmış olan the big lebowski, dude'un porno filmidir. yazarı, arthur digby sellers'dır.

    walter'ın dizinin hayranlarından oluşu ve dude'un ise polis aracında branded'teki şarkıyı söylemesi de buna eklendiğinde, yeniden sıkı bir medya eleştirisine varılır. halk medya kanalı ile kandırılmakta ve öpülmektedir.

    jeffrey lebowski ve ailesi de porno film yapımcısı olarak resmedilmiştir. maude'un porno filmler konusundaki derin bilgisi bunu böyle düşünmek için yeterlidir. maude, dude'u test eden ve nakte çeviren figürdür. film, oligarkların/sistemin halkı sömürerek/öperek kara para aklama hikayesi üzerinedir. boogie nights filminde de rol alan, julianne moore (maude) ve philip seymour hoffman (brandt)'in filmde dirk diggler'a aşık oluşu the big lebowski'de aynı karakterlerin dude'a aşık oluşu ile birebir benzerlik taşır, aynen tekrarlanır. oyuncu seçimi tesadüfi değildir, porno film sektöründeki ilişkileri anımsatmak adına oldukça bilinçli bir tercihtir. "

    velhasıl: the big lebowski, arkadaşlarla toplanılıp "bi film çekelim be ağbi" denilmesi üzerine çekilmiş ve ortaya çıkmış bir film idir gördüğünüz üzere.

    4
  • light rus salatasi

    öyle bir film olmuş ki tadından anlayan yiyebilir bu filmi, istenilenin çok daha fazlasını veriyor film. zaten coen kardeşler hep beni şaşırttılar bugüne kadar. ihtiyarlara yer yok filmini de öylesine açıp izlemiştim gerçekten etkilenmiştim. her neyse bu film hakkında ki görüşlere bakılırsa ya çok takdir edilmiş tada yerin dibine sokulmuştur. böyle filmlerin tadından anlayan insan lezzetine varır. haa bir gün bu tür filmlerden hoşlanırsanız açıp tekrar izleyin filmi bir de o zaman aklınıza getirin. ayrıca bir çok komedi türünden farklı yapılmış, sosyal mesajları gerçekten sağlam bir film. hemde bir karakterin üzerinden yoğunlaşmış klasik bir komedi de değil. marjinal ve üstünde uğraşılmış bir dialog, komedi filmi olmuş.

    1
  • anti

    her daim dude'e özenmek için bahane arattıran, elde white russian ile dolaşma isteği uyandıran bir film.